2015 - İç Karia - 6.GÜN (Kargıcak - Alamet - Labranda (Kocayayla) - İlamet - Kırcağız - Milas)

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
6. GÜN PARKUR DETAYLARI:
6. Gün Başlangıç: 08:30 (Kargıcak)
6. Gün Bitiş: 18:30 (Milas Otogar)

Toplam mesafe: 25 km.
* Kargıcak - Alamet 4 km. (Kargıcak ile kamp alanı arasındaki 1 km. dahildir)
* Alamet - Labranda Antik Kenti 3 km.
* Labranda - İlamet 5 km.
* İlamet - Kırcağız 7 km.
* Kırcağız - Milas (Otogar) 6 km.

Su: Bu bölümde de çok fazla su taşımaya gerek yok ancak taşınacak su miktarının doğru olarak öngörülmesi hava sıcaklığına bağlı olarak önemli. Aralarda su kaynakları var ancak çıkış dik değil ama uzun olduğundan, yürünecek dönemde havalar sıcaksa ekstra 1 litre daha bulundurulması emniyetli olabilir.
Ters yönden, Kırcağız'dan Labranda'ya doğru çıkış daha uzun olduğundan bunu planlayarak Kırcağız'dan ekstra su takviyesi yapılmalı.
Yol boyunca yerleşimlerde su mevcut. Kargıcak, Alamet (caminin yanı), Labranda (antik kent içi) ve Kırcağız'da çeşmeler var. İlamet Köyü içerisinden geçerken su kaynağı yok gibi. Yol boyunca karşınıza çıkacak ufak akarsular oldukça cılız olduğundan kurak ve sıcak bir dönemde yürünüyorsa kurumuş olma ihtimali olabilir. Dolayısıyla bu kaynaklara güvenmemek lazım.
Özetle, bu bölüm çok kurak değil ama 650 metrede bulunan Labranda'ya çıkış (özellikle Kırcağız/İlamet üzerinden çıkılıyorsa) uzun ve molalar gerektireceğinden biraz daha fazla su ihtiyacı olacaktır.

Konaklama: Milas'ta çok sayıda otel türü konaklama imkanı var. Kırcağız veya Kargıcak'a taksi ile gidilerek buradan Labranda'ya doğru yürümeye başlanabilir. 
Kırcağız üzerinden günübirlik yürüyüşle Labranda'ya gidilip gelinebilir veya araç kiralanıp araç sizleri Labranda'da bırakıp iniş yürüyerek yapılabilir. Bu bölümde etkileyici antik şehir Labranda'yı görmek önemli.
Kamplı yürüyecekler için zaten bir sorun yok. Her yer doğa. Uygun yer çok. 

Parkur Zorluğu: Parkur genel olarak ters "V" harfi şeklinde iniş ve çıkış içeriyor. İniş/çıkışlı bir kısım olmasına rağmen çok zorlu değil. Genellikle patikalardan yürünüyor. Kaya geçişleri, dar patikalar, dik uçurumlar yok.
Yerleşimlere yaklaştıkça patika belirgin hale geliyor ama yol ortasında, açıklıklar ve zeytinliklerde işaretler seyrekleşiyor. Dolayısıyla GPS kullanımı çok önemli. İşi şansa bırakmak, nasıl olsa bulunur diyerek yürümek önemli zaman kayıplarına yol açabilir. Parkur işaretlerinin yenilenmesi ve GPS gerekliliğini tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor. Parkur mesafe çok uzun değil, yerleşimlerden de geçildiğinden acele etmeden tamamlanabilecek güzel bir parkur.
Yolun bazı bölümleri taş döşeli patikalar halinde. Bu yollar Labranda’ya çıkan, yürüyüşçülere tarihin keyfini çıkartacak antik patikalar. Fıstık çamları ve zeytinlikler arasından yapılan çok keyifli yürüyüş de cabası.
Alamet ve İlamet köyleri genellikle yazın kullanılan, yayla türü yerleşimler gibi duruyor. Yürüdüğümüz dönemde (Ekim) köylerde kimseleri görmedik, evler bile kapalı gibiydi. Bu köylerde bakkal, market yok. 
Labranda'da su kaynağı var ama bazı antik şehir girişlerinde görülebilen küçük bir bakkal veya işletme yok. Fakat Labranda'nın bekçisi Ali Yayla (539 - 520 25 80) samimi, konuksever ve yürüyüşçülere yardımcı oluyor. Parkur üzerinde burada böyle birinin olduğunu bilmek güven veriyor.
Arıcılık Ege'de oldukça yaygın dolayısıyla yol boyunca karşınıza çıkacak arı kovanlarının arkasından, mümkünse ses etmeden, batonları, ayakları yerlere sesli vurmadan geçmenizi tavsiye ediyoruz. Arı var diye koca bir parkuru bypass etmeyi, yürümemeyi düşünmeyin sakın. Korkacak birşey yok.
Bu parkur bölgenin en büyük yerleşimi, Milas'a yakın olduğundan kamplı veya kampsız, Milas'ta konaklama yapılacak şekilde planlanabilir. Araç veya taksi kiralanarak dilediğiniz parkura Milas üzerinden gidilebilir.
Kırcağız-Milas arasında çalışan düzenli dolmuş seferleri var. Bu uzun asfalt bölüm dolmuş veya taksi ile bypass edilebilir, yürüyüşe Kırcağız üzerinden başlanabilir veya Kırcağız'da bitirilebilir. Görsel olarak bir kayıp olmaz.
Parkurun devamı olan Beçin'e ulaşmak için Milas içerisindeki asfalt yollardan kentin güneyine doğru 4 km. yürünüyor. Şehir içi olduğundan bir patika yok. Milas içerisinde Onur heykelinin bulunduğu sütun, Hekatomnos Mezarı, Baltalıkapı, Gümüşkesen anıt mezarı ve nekropolü görülüp, market alışverişi yapıldıktan sonra Gökova Körfezi'ne 2 günlük bir yürüyüşle ulaşılabilen Beçin parkuruna devam edilebilir.
İç Karia'da yürüyüş yapmak için bölgeye otobüs ile ulaşılabilirken, Milas'a çok yakın Bodrum/Milas Havaaalanı da ulaşım planına dahil edilebilir. Milas'a ulaştıktan sonra Karpuzlu'ya ulaşabilmek çok da zor değil.


Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.


Yol boyunca çok sayıda su noktasını işaretledik. GPS verilerine ulaşırken Wikiloc'ta nokta kısıtlaması olduğundan hepsini kaydedemedi. Tüm noktaların bulunduğu dosyayı yukarıda linkin bulunduğu  CROSSINGWAYS sitesi üzerinden indirebilir, email yoluyla da talep edebilirsiniz.

HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Gece istediğimiz bir yerde kamp atıp, gece arasıra şiddeti artan rüzgarın dövdüğü çadırımızda öylesine güzel uyuyup dinleniyoruz ki sabah turp gibi kalkıyoruz. Sanki geçtiğimiz beş gündür yürümemiş gibiyiz.

Sabah uyanıp eşyalarımızı toparlamaya başlayıp kahvaltımızı çadırda yapmaya karar veriyoruz. Çadırın brandasını açıp içeriye dolan serin havayı solurken uyku tulumlarının içerisinde keyif yapıyoruz.

Milas’a yaklaşık 25 km.lik bir yürüyüşle akşamüstü ulaşmayı planladık ki Labranda Antik Kentinde de zaman geçireceğiz.

Çadırda güle oynaya ettiğimiz kahvaltı sonrasında hızlıca toparlanıyor, rüzgardan korunaklı, hem yamaç hem de çıkışımız sırasında şans eseri bulduğumuz, çam yapraklarının halı gibi serildiği bu küçük düzlükten ayrılıyoruz. Bu noktanın sert ve soğuk esen sonbahar rüzgarını nasıl kestiğini az sonra çıktığımız tepede daha iyi anlayacağız. “İyi ki dün burada kamp atmış, daha yukarılara çıkmamışız” diyeceğiz.



Doğada kamp yapmanın keyfi bambaşka. Çadırınızı kurup yerleşince şöyle bir bakıyorsunuz çadırınız, eşyalarınız derken orada bir yerleşim olmuş. Ertesi gün toplanıp arkanıza dönüp baktığızda o noktada konaklamadan eser yok. Göçebe yaşam. Dilediğiniz gibi yayılıp sonra toplanıyorsunuz. Tabii arkanızı temiz ve bulduğunuz gibi bırakmak şartıyla.

Dün Kargıcak sonrası Labranda’ya doğru yolun 1 km.sini alıp kamp attığımızdan kaldığımız yerden yola devam ediyoruz. Yukarıda özet bölümde yazdığımız Kargıcak ve Alamet köyleri arasındaki 4 km.lik mesafe Kargıcak merkezinden Alamet arasındaki mesafe. Biz dün 1 km.sini kampa kadar aldığımız için sadece 3 km. yürüyeceğiz. Kargıcak’tan Labranda’ya çıkışın toplam 7 km. olduğunu da buran hatırlatalım. Özet bölümden de anlaşılıyor zaten.

Deniz seviyesinden 680 metre yükseklikteki Labranda’ya Milas’tan çok sayıda antik yol bulunuyor. Biz de bunlardan birini takip ederek Antik Karia’nın dini tören kenti Labranda’ya doğru çıkacağız.

Yürüyüşümüz kaldığı yerden çam ağaçları arasından devam ediyor. Yürüdüğümüz bölümlerin bir kısmının taş döşeli olduğunu fark ediyoruz. Yukarıya doğru çıktıkça çam ağaçları arasından yukarıda bir düzlüğe ulaşıyoruz. Düzlükte karşıdan esmeye başlayan sert sabah rüzgarı güneşin de henüz çıkmamış olmasıyla oldukça üşütüyor. İyi ki yürümeye devam edip buralarda kamp atmamışız diyoruz kendi kendimize. Bu saatte böyle bir rüzgar varsa muhtemelen gece daha beteri vardı. Uçmazdık ama sürekli bir uğultu ve çadırda hareket hissederdik.

Patikadan düzlüğe çıkmamızla birlikte seyrekleşen işaretleri GPS yardımı da alarak görmeye çalışırken çıktığımız tepenin yamacından sola doğru inmeye başlıyoruz.

Bu bölümde de işaret sorunu yer yer var. Zaten üstüste 2 işaret göremezseniz koca bir alanda yolu tahmin etmeye, etrafımızda işaret aramaya başlıyorsunuz. Yol boyunca GPS kullanıyor olmamız bize çok zaman kazandırdı.

Sola doğru 50 metre kadar yürüyüp biraz indikten sonra belli belirsiz yola benzeyen bir patikadan yürümeye başlıyoruz. Bu esnada da yol işaretleri karşımıza çıkıyor. Karşımızda ufak bir tepeden başka bir manzara görünmüyor.

Kamp sonrası ağaçların arasından yaptığımız çıkışın ardından açıklığa çıkıyoruz.


Hızla hareket ediyoruz. Burası tam bir tepe nokta ve sabah esintisi çok üşütüyor. Bu arada işaretleri arıyoruz tabii.


Hafifçe sola doğru inerek belli belirsiz bir patikaya giriyoruz.


Zaman zaman işaret görsek de Labranda'ya doğru böyle bir patikadan yürüyoruz.

Alamet Köyü’ne doğru ilerlerken dün karşıdan karşıya geçtiğimiz Milas-Karpuzlu karayolu tepemizde. Kamyon sesleri duyuluyor. Labranda’ya kadar zaman zaman asfalta yaklaşarak karayoluna paralel yürünüyor.

Yaklaşık 200 metre kadar yürüdükten sonra eski toprak bir yolu keserek dümdüz yürümeye devam ediyoruz. Haritaya baktığımızda bu toprak yolun bir devamı yok. Bu bölümlerde zeytinlikler yerine fıstık ve sarı çamlar görülüyor.

Yerleşimin olmadığı yerlerde yükseldikçe zeytinlikler yerini bodur fıstık çamlarına bırakmaya başlıyor.


Eski bir toprak yolu keserek yürümeye devam ediyoruz. Güneş yüzünü göstermeye başladıkça ısınmaya başlıyoruz.


Zaman zaman taş döşeli eski yollardan da geçiyoruz. Labranda'ya doğru adım adım ilerliyoruz.

Bu noktadan sonra da Alamet ve Labranda’ya doğru 330 metre seviyelerinden yavaş yavaş yükselmeye başlıyoruz. Labranda 680 metre seviyesinde “tırmanış” demişken akıllara çok dik çıkışlar gelmesin.

Zaman zaman antik yollardan yürüdüğümüzü belli eden taş döşeli yollara da giriyoruz. Tabii zamanla kapanıp yerini toprak patikalara bırakmış bu yollar oldukça geniş döşenmiş büyük taşlardan oluşuyor.

Güneş yürüdüğümüz cephede yavaş yavaş etkisini göstermeye başlasa da sabah serinliğini saat 09:00 olmasına rağmen halen hissedebiliyoruz.

Patika belirgin olmasa da yürüyeceğimiz yönü kestirdiğimiz ve kafa karıştırabilecek alternatif bir rota önümüze çıkmadığından iyi bir tempoda yürümeye devam ediyoruz. Labranda’ya yakın olmamıza rağmen bulunduğumuz konumdan kenti göremiyoruz.

Kamp sonrası düzlük ve açıklığa çıkışımızdan 1 km. sonra bir su kaynağına ulaşıyoruz. Burası cılız akıyor gibi görünen ama tertemiz suyu olan bir kaynak. Aşırı yaz sıcaklarında kuruyor veya azalıyor olabilir ama kuru olsa bile çok dert etmemek lazım çünkü yarım saat sonra (1.5 km.) varmayı planladığımız Alamet Köyü’nün camisinin yanında sürekli akan bir çeşme bulunuyor.

Patikalara girip çıktıkça işaretleri çok sık olmasa da görebiliyoruz. Sağdaki kayanın üzerinde işaret görünüyor.


Buralarda da belirgin, eski bir patika var.


manzara açıldığında gözlerimiz Labranda'yı arıyor ama görebilmemiz henüz mümkün değil. Hatta önüne çıkana dek hiç göremeyeceğiz.


Sık olmayan çam ağaçlarının gölgelerinden yürüyor, ufak yükseltiyi aşıyoruz.


Cılız bir su birikintisini geçiyoruz. Çok gür akmıyor dolayısıyla kurak yaz sonrasında kuruma ihtimali yüksek. Yine de az sonra ulaşacağımız Alamet Köyü'nde su bulunuyor.


Son bir ufak tepe çıkışının sonrasında Alamet Köyü karşımıza çıkacak.

Su kaynağı bölümünde patika daralsa da yürüyüşün bu bölümleri biraz daha geniş bir patikadan devam ediyor. Aslında yol geniş ve zamanında kullanılmış gibi gözükse de artık aracın girmesi pek mümkün değil ve tamamen doğaya teslim olmuş durumda.

Solumuzda yine dev kaya öbeğinin yanından geçip, gördüğümüz kaynaktan yaklaşık 300 metre sonra bir toprak köy yolunu daha kesiyoruz. Bu yol Milas/Karpuzlu asfaltına da bağlanan, öğleden sonra geçeceğimiz, Soğancı Tepesi’nin yamaçlarında bulunan İlamet Köyü’ne giden toprak yol. Dar toprak yolu keserek direk olarak karşıda bulunan hafif tırmanışlı geniş patikadan yürümeye devam ediyoruz. Toprak yolu takip etmiyoruz.

Tepemizden geçen yüksek gerilim hattı maalesef can sıkıyor. Doğa içerisinde elektriklerimizi atmışken koca koca direkleri (bir nevi kerteriz oluyor aslında) takip ederek yürüyor olmak hoş değil ama yapacak birşey yok. Alamet sonrası elektrik Karpuzlu’ya doğru devam edecek, biz de Labranda’ya çıkacağız.

Solumuzda büyükçe bir kayayı daha geçiyoruz. Bu tür büyük kütleleri yol boyunca görebilmek gerçekten çok etkileyici.


Bu bölümlerde GPS'e ihtiyaç yok. patika belirgin ama bunu tüm yol için söylemek doğru olmaz.


Bir süre yürüyüşümüze eşlik edecek yüksek gerilim hattına ulaşıyoruz.


Yüksek gerilim hattını takip etmeye başlıyoruz.


Bir toprak yolu daha kesiyoruz. Sağa doğru Soğancı Tepe'nin yamacında bulunan, öğleden sonra geçeceğimiz İlamet köyüne giderken, sol tarafı Milas-Karpuzlu asfaltına çıkıyor.

Toprak yolu kesip yürümeye başlayınca karşıda Alamet’i görmeye başlıyoruz. 10 dakika kadar (yaklaşık 500 m.) yürüdükten sonra geniş patika yol yerleşime yaklaştıkça daralıyor, ardından büyükçe kayaların arasından devam eden bir patikaya dönüşüp, bol taşlı köy patikasından çok kısa bir süre tırmanışın ardından Alamet Köyü’ne saat 09:30’da giriyoruz.

Yolu keser kesmea patikaya yeniden giriyor ve karşıda Alamet Köyü'nü görmeye başlıyoruz.


Patikanın sonunda işaretleri göremiyor, GPS'e baktığımızda karşımızdaki küçük tepeyi aşacağımızı anlıyoruz.

Bu konumdan kısa bir çıkış gibi gözükse de Alamet'e kadar çıkacağız.


Bu tepe bitiyor yenisi başlıyor.


Daralan patikalar sonrasında önümüz açılacak ve köye dikçe bir çıkış başlayacak.


Köye son adımlar.


Yerleşime yaklaştıkça karşımıza zeytinlikler de çıkmaya başlıyor.


İşte Alamet köyü'nün ilk yerleşimini görmeye başladık.


Kimselerin olmadığı, güzel taş evlere sahip Alamet Köyü. Burası Kargıcak'a bağlı bir mahalle aslında fakat yazın yayla amaçlı kullanılıyor gibi gözüküyor.

Kamp sonrası 1 saatlik bir yürüyüşle ulaştığımız Alamet (450 m.) eski taş evlerin olduğu terk edilmiş bir yerleşim. Taş evlerin bazılarının mimarisi gerçekten etkileyici. Köy değil aslında Kargıcak’a bağlı bir mahalle. Ancak aralarında mesafe olduğundan bazı kaynaklarda köy olarak da geçiyor. Burası sanki bir yayla yerleşimi gibi. Sonbaharın gelmesi ve çevrede zeytinlik olmaması sebebiyle hiç insan kalmamış gibi duruyor.

Adeta kimselerin olmadığı köyün içerisinden camiye doğru yürüyoruz. Daha doğrusu GPS bizi camiye doğru götürüyor. Cami’nin yanındaki çeşmede kısa bir su molasının ardından Labranda’ya doğru çıkışa devam ediyoruz.

Caminin sağından yukarıya doğru giden köy içi yolu takip ederek yukarıdaki en son eve ulaşıp evin hemen yanından yeniden patikalara giriyoruz. Köyün yukarı kesimlerinde zeytinlikler görsek de çok önceki gün geçtiğimiz yerleşimlerdeki kadar büyük bir alana yayılmış değiller.

Alamet Köyü içerisinden camiye doğru yürüyoruz.


Köy içerisindeki taş evlerin duvarları oldukça kalın. İki baca var muhtemelen birisi mutfak diğeri salonun şömüneleri. Biz büyükşehir insanının dediği gibi "çok otantik".


Zeytin yok dedik ama köy içerisinde oldukça yaşlı zeytin ağaçları var.


Camiye doğru ilerliyoruz.


Caminin dibindeki çeşme. Buz gibi suyu var. Yol boyunca akan su kaynakları cılız olduğundan burası yürüyecekler için önemli.


Camiden yukarıya çıkarak köyün yukarıdaki kesimlerine doğru yürüyoruz.


Köyün yukarısında da yerleşimler devam ediyor. Ama kimseler yok. Soldaki evin arkasından köyden çıkıyor olacağız.


Köyün yukarısındaki en son evin yanından yolumuza devam ediyoruz.


Alamet'ten çıkar çıkmaz taş döşeli zeytinlik duvarlarının yanından yürümeye başlıyoruz.


Bu yol da sona eriyor ve sola saparak yeni bir tepeye doğru çıkıyoruz. Aslında döndüğümüz bu istikamet bizi Milas-karpuzu asfaltına doğru yaklaştırıyor.

Çıkışımız çok dik olmayan bir yamaçta devam ediyor. 1.5 km. boyunca zaman zaman kaybolup bazen de daralıp-genişleyen patikalar boyunca hafif bir çıkış yaparken işaretleri de sık olmasa da görebiliyoruz. Yüksek gerilim hattını taşıyan dev elektrik direğinin dibinden geçerek bir anda belirginleşmeye başlayan patika bizi yüzlerce arı kovanının olduğu geniş bir alana çıkartıyor.

Az sonra sahibi ile de tanışacağımız arı kovanlarını olduğu nokta Milas-Karpuzlu karayolunun hemen dibinde. Kamyonlar hemen 50 metre dibimizden geçiyor. Asfalta en yakın noktada, çok sayıda kovanın olduğu bu bölgede yürümeyi durdurarak çevreyi kontrol ediyoruz. Bırakın konuşmayı batonlarımızı yere bile vurup arıları hareketlendirecek ters bır durum yaratmak istemiyoruz. Arı kovanlarının önünden geçersek direk olarak saldıracaklarını bildiğimizden işaretleri takip etmek yerine yola doğru yaklaşıp 10-15 metre yukarıdan dikenli çalıların arasından kendimize bir yol bulup kovanların tam arkasından sessizce geçiyoruz.

Zeytin ağaçlarını yerini yeniden çamlara bırakıyor.


Çam ve zeytin ağaçlarının birbirine karıştığı bir coğrafyada Labranda'ya çıkışımız devam ediyor. 


Patika belli belirsiz ama GPS yardımı alıyoruz olası bir zaman kaybı yaşamamak için.


Fıstık çamlarının dibinden geçerek yükselmeye devam ediyoruz.


Yüksek gerilim hattına yeniden kavuştuk. Ne güzel...


Çıkış çok dik olmadığından yürüyüş hiç yormuyor. Biz çıkışı inişten daha çok seviyoruz galiba.


Tepeye doğru adım adım. Bu arada taşların üzerinde işaretlerle karşılaşıyoruz.


Yüksek gerilim hattına yakın yürümek hoşumuza gitmiyor haliyle.


Hatta dibinden geçiyoruz. Bir dilek tutalım artık...


Ufak bir çam ormanı içerisinden geçiyoruz.


Tepeye doğru son çıkışlar. Araç seslerini de yanından duymaya başlıyoruz. Asfalta iyice yaklaştık.


Arı kovanlarının olduğu nokta. Yol aslında sağdan kovanların önünden gidiyor ama arılarla dans etmemek için biz arkadan dolanacağız.


Bu arıların aylar sonra ballarını yiyeceğimizden habersiz, kovanların arkasından geçerek yolumuzu dikenli çalıların ardından bulmaya çalışıyoruz.

İlk gruptan kurtulduk. Arıcının arabası ve kulübesi karşımıza çıkıyor. Etrafta kimseler görünmüyor. Anlaşılan o ki buralarda bir yerlerde. Hafiye gibiyiz ama olur da saldırırlarsa en azından biri şahit olur diye düşünüyoruz.

Karşımıza ikinci grup kovan çıkıyor. Koşarak geçsek mi önlerinden diye düşünürken arıların sahibi Ahmet Eroğlu bize el işareti yapıp kovanların arkalarından dolanmamızı söylüyor. Sakin bir şekilde bu kovanların da arkalarından geçerek kovanların sahibi Ahmet Eroğlu’nun yanına gidiyoruz.

Ahmet Bey’i bile zaman zaman sokan arılarından zahiyat olmadan kurtuluyoruz. Yol boyunca sıkça karşılaştığımız arılardan fazla ses yapmadan, bir iki tane bile yanınızda olsa el harekeleri yapmadan geçip gitmek gerekiyor. Rahatsız edici hareketler ciddi arı saldırılarına sebebiyet verebilir.

Arıları bize anlatıp çevre hakkında bilgiler veren Ahmet Eroğlu Milas’tan buraya çıkıyormuş. Arıcılığın kendisi için dinlendirici olduğunu, kovanları kontrol edip bakımlarını yaptıktan sonra burada öylesine oturup dinleniyormuş.

Telefonunu alıyor, eve döndükten sonra kendisini arayıp güç bela kaçtığımız arılarının ballarını yiyiyoruz. Çok lezzetli. Yol boyunca bu işi dürüst (şekersiz) ve temiz olarak yapan biri ile karşılaşıp şekersiz gerçek bir çam balı yemek de kısmet oldu. Yürüyüşlerin bir güzelliği de bu. Geçtiğiniz yerlerde insanlarla karşılaşıp bir telefon numarası aldıktan sonra parası karşılığında emek verip ürettiği ürünlerden sipariş edip, destek olmak çok önemli. Yürümenin, gidilen yolun da bir güzelliği bu. Gözden kaçan bir çok detay karşınızda bitiveriyor. Bugün bile bu baldan yerken bu kaçış anı aklımıza gelir durur. Milas’ta başımız sıkışsa, canımız bal istese bir telefon kadar yakın iyi bir insanla tanışmış olduk.

Bu kadar zeytin ağacı görüp zeytin bağlantısı yapmamak olmaz. Zeytin ve zeytinyağı bağlantımızı da Labranda da yapacağız.

Yürüyüşümüz boyunca burası ve Labranda’da ki karşılaşmalarımız merhaba diyeceğimiz bir kapı açtı. Yürümenin en güzel yanlarından biri de bu. Yeni insanlar tanımak. Bugün bile arıyor hal hatır soruyorlar sağolsunlar. Bu bizim de insanlara yaklaşımımızla da alakalı ama Ege insanının cana yakın olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Beş dakikalık sohbetin ardından birbirimizin telefonunu alıp, Labranda’ya doğru son bir çıkış daha yapıyoruz. Dediğine göre Labranda bulunduğumuz tepenin ardındaymış. 1.5 km. (yarım saat) yol kalmasına rağmen bu büyük şehir halen görünmüyor. Ne kadar da korunaklı bir yere kurulmuş...

Bahçe duvarı üzerinden atlayarak belli belirsiz patikalardan çıkışa devam ediyoruz. Bu çıkış dik değil ve zorlamıyor. Kovanlardan sonra işaretleri de daha belirgin görmeye başlıyoruz. İşaret yoksa kayaların üzerinde babalar var.

Arı kovanları. Hepsi vızır vızır çalışıyor.


İşte kovan sahipleri ile tanışma zamanı.


Ahmet Eroğlu arıları ile.


Yol hatırası (fotoğrafı kendilerine postaladık).


Labranda'ya doğru yola devam. Kapı açmakla uğraşmıyoruz. Sol tarafa doğru yürüyüp son bir tırmanış yapacağız.


Sola doğru yürüyüp bir duvarı daha aşıyor, patikaya yeniden giriyoruz.

İşaretler ve babalar bize sık olmayan zeytin ağaçları arasında yol gösteriyor. Tabii GPS’i de kontrol etmeden yürümüyoruz artık. Çok gür olmayan bir çam ormanı içerisine girip çıktıktan sonra son bir açıklığa daha çıkıyoruz. GPS’te bile çok yakınımızda olduğunu görebildiğimiz halde etrafta halen antik şehirden eser yok.

Bu son açıklıkta yaptığımız hafif bir tırmanış sonrasında karşımıza Kırcağız/Kargıcak tahta yol tabelası çıkıyor. Burası Labranda’yı gezdikten sonra Milas’a ineceğimiz yol ayrımı. Tekrar bu noktaya geri dönerek diğer yamaca doğru (İlamet-Kırcağız) yürüyeceğiz.

Aslında bugün ters bir “V” rotası çiziyoruz. Kargıcak’tan kuzeye doğru Turgut Tepesi’nin yamaçlarından çıkıp “V”nin kesişim noktasına (Labranda) ulaşıp diğer tarafından, yani Soğancı Tepesi’nin yamaçlarından da Milas’a doğru ineceğiz.

Bol dikenli bir kısa bir geçişin ardından bizi tepede bekleyen yol tabelasını görüyoruz. Her ne kadar GPS kullanıyor olsak da zaman zaman kaybolan yol işaretlerini bir kenara koyarsak Kargıcak’tan bu yana parkurun oldukça keyifli olduğunu söylemek lazım. Milas veya civarında konaklanıp buraya günübirlik yürüyüşler bile yapılabilir.

Saat 10:50’de tabelanın yanına ulaşıyoruz. Karia Yolu tabelasının bulunduğu noktada aşağıda Milas’a kadar inen bir vadi görülebiliyor. Tabeladan ileri kafamızı çevirdiğimizde yolun karşısında koca bir antik kentin karşımızda durduğunu görüyoruz. 5 dakika öncesine kadar tek bir taşını bile göremiyorduk üstelik.

Zeytin ağaçlarının olduğu bir açıklıktan çıkışa devam ediyoruz.


Patika belli belirsiz gibi gözükse de işaretleri görebiliyoruz.


Soldaki büyük kayada işaret ve baba görülüyor.


Açıklıktan çıkarak küçük sayılabilecek ağaçlık alana giriyoruz.


Yol üzerinde baba da görüyoruz.


Dar patikalar bizi geniş bir patikaya daha bağlıyor.


Soldaki silinmeye yüz tutmuş işaret bizi sola döndürüyor. İşaret silindikten sonra dümdüz gidilirse yanlış yöne gidilmiş olacak. GPS gerekliliğini gösteren bir örnek.


Sola devam ederek Labranda'ya doğru çıkışımız devam ediyor.


Açıklığa çıktığımızda etrafta antik kalıntıları görmeye çalışıyoruz ama nafile.


Bu geniş açıklıktan sonra bir koruganlığa daha giriyoruz. Bu son olacak artık.


Sağda işaret ve tabela görülüyor. Yukarıya doğru çıkıyoruz. Labranda'dan sonra tekrar bu noktaya geri gelerek diğer yöne doğru yürüyeceğiz.


İşte yazıda ters "V" dediğimiz önemli bir sapak. Biri Soğancı Tepesi sırtlarından Kırcağız ve Milas'a iniyor diğeri de geldiğimiz yön Kargıcak ve Çomakdağ'a gidiyor. Bu nokta çok ÖNEMLİ.


Arkamıza dönüp bakıyoruz ve aşağıda Milas'ı görebiliyoruz. Akşamüstü orada olmayı hedefliyoruz.


Labranda'ya doğru son adımlar. Patikadan yola çıkıyoruz.


Bu da Labranda'nın karşısındaki tabela. Rakamlar doğru.

Bölgede Kocayayla olarak da bilinen, Labranda’ya girip şehrin girişindeki büyük tabelayı okuyoruz. Kazılara 1948’de İsveç’li arkeologlar ve Prof. Axel Persson tarafından başlanmış. Bugün şehrin aktif kazı çalışmalarına Türkiye’den sadece Eczacıbaşı destek veriyor. Bilimsel anlamda destek Fransa, İngiltere ve İsveç’de bulunan çeşitli üniversitelerden geliyor. Kentin günümüze kazandırılmasında destek vermiş ve halen veren yerli yabancı tüm kurumlara teşekkür etmek lazım. Çok daha detaylı bilgiler www.labraunda.org adresinde var. Biz sadece kabaca bazı bilgiler vereceğiz.

Kente girerek çantalarımızı bırakıp gezmek istiyoruz hatta Altuğ’un araştırma ekibinin oturduğu banklarda antik şehir manzarasında öğle yemeği teklifi de Mehmet’ten kabul görüyor.

Labranda’da yaşadıklarımızı anlatmaya koyulmadan önce şehrin çok etkileyici olduğunu, Karia’nın 5 gün süren dinsel bayramlarının kutlandığı bu kente yürüyen bir gezgin olmasanız bile Milas civarlarından geçerken zaman ayırıp gelip görmeniz lazım.

Kentin açıklayıcı yazısını okuyup içerisine doğru yürümeye başladığımızda peşimize takılan insancıl koyun ilgimizi çekiyor. Tam bu sırada antik kentin görevlisi Ali Yayla bize sesleniyor. Hemen antik alanın yanında derme çatma bir kulübede yaşayan Ali Bey ve ailesi tarafından davet ediliyoruz. Bize çantalarımızı bırakıp içerisini dilediğimiz gibi gezebileceğimizi söylüyor, üzerine bir de birşeyler yemek için eşinin hazırlık yapabileceğini söylüyor. Bu teklifi direk olarak kabul ediyoruz. Kaç para olduğu (ki çok cüzi birşey ödedik sağolsunlar) hiç önemli değil, önemli olan sohbet. İnsanları tanımak. Gezmenin, keşfetmenin en eğlenceli ve keyifli tarafı da bu zaten.

Yolun hemen karşısı. Labranda girişi.


Tabelaları okumak lazım.


Tabela ve destekçi kuruluşlar.


Geniş bir alana yayılmış Labranda'nın krokisi ve yazısı. Büyütünce okunuyor sanıyoruz.


Labranda'da bizi karşılayan bir arkadaş var. Peşimizden ayrılmıyor. 

Biz etrafı gezerken çay demleyip kahvaltılıkları hazırlayacaklar sağolsunlar. Şehri gezmeye o kadar dalıyoruz ki dağ tepe bayırda ne varsa gidip bakıyoruz. Herşey çok etkileyici ama daha da etkileyici olanı yol boyunca karşımıza çıkan dev kayalardan burada da bir tane olması. Bu kayanın dibinden Labranda’nın kutsal sayılan meşhur buz gibi suyu kaynıyor.

Antik alana Mylasa’ya (Milas) çıkan antik yollar boyunca 32 tane daha benzer türden kaynak olduğu bilinse de Gök Tanrı’ya tapınmanın yapıldığı, suyun arkasına yaslanmış dev kayanın yarığının altından çıkan bu kaynak Labranda için çok önemli bir değeri teşkil ediyor.

Çift baltalı tanrı Zeus’un su kaynağı ve tapınak terasının üzerindeki büyük kayaya dayandırıldığı tahmin ediliyor. Çift ağızlı balta (Labryis) aynı zamanda Karia’nın da sembolü. Burası haricinde birçok Karia kentinde bu amblemi görebilmek mümkün (Milas’ta bulunan Baltalı Kapı gibi)

Çantaları emanet ederek çevreyi gezmeye başlıyoruz. 5 gün süren törenlerin düzenlendiği alan.


Burası örenlerde kralın oturduğu bölüm. Bir Andron.


Sütunların ardında geniş, su akan kanalın olduğu Anıt Çeşme. 


Tören alanının tam ortasından yukarıya doğru (Kuzeye doğru) görünüm. Sağda yukarıda yarık olan kaya çok önemli.


Tören alanından erkeklerin toplandığı Andron. tapınağının görünümü. Bunun hemen yanında Zeus'a adanmış, muhtemelen törende kendisine sunulan hediyelerin saklandığı, meclis binası veya rahiplerin kullandığı Oikoi Binası bulunuyor.


Tören alanı ve Gök Tanrı'ya tapınmanın yapıldığı bölüme doğru bakıyoruz.


Antik şehir içerisindeki kroki. Fazlası www.labraunda.org adresinde
Krokiye biraz daha yakından bakalım.


Labranda'nın logosu. Çift baltalı tanrı Zeus.

En erken buluntuların Tunç çağına ait olduğu ancak ilk tapınağın MÖ. 6. yy.’a ait olduğu Labranda’nın daha çok Karia satrapı kral Maussollos (MÖ. 377-352) ve sonrasında İdrieus (MÖ. 351-344) zamanlarında inşa edilen yapıları günümüze ulaşmış.

Hellenistik dönemde hamam , Kuzey Stoa ve çeşme dışında belirgin ilaveler yapılmamış. Tanrılar döneminin bitmesinin ardından MS. 4 yy.’da doğu bölüme kilise inşa edilmiş.

Yukarılara çıktıkça MÖ. 4 yy.’a tarihlenen anıt mezar ve çeşitli yapılar bulunuyor. Bununla birlikte şehir 9 adet savunma kulesinin bulunduğu surlar ile korunuyormuş.

Beş gün boyunca süren dini törenlerde, erkeklere ait şölen evi olan Andronlarda (kadınlara mahsus olanlarının adı gynaeceum) kurban yemekleri yenir, yarışlar ve çok sayıda etkinlik yapılırmış. Halk, din adamları olan Kam’lar eşliğinde Milas’tan Labranda’ya uzanan bugün bizim de çok yerde yürüdüğümüz taş döşeli kutsal yollardan buraya gelirlermiş. Efsaneye göre Zeus Tapınağı’nın alt kısmında bulunan kutsal havuzda baş tanrı Zeus’un gelecek ile ilgili kehanetlerini aktaran altın küpe ve gerdanlıklarla süslenmiş kahin yılan balıkları varmış. Eğer bu balıklar dileği olan kişinin elinden yiyeceği yerse dileğin gerçekleşeceğine inanılırmış.

Özetle Labranda anlatarak bitmez. Çok etkileyici. Yürümeyecek olsanız bile Milas’tan direksiyonu kırıp yarım saat uzaklığındaki bu antik kenti gelip görün, buz gibi suyundan içip yazın bile esen serin rüzgarının tadına varın.

Kenti gezimiz boyunca peşimizden ayrılmayan, adeta gölgemizi takip eden Labranda’nın insan dostu koyununa da teşekkür ederiz. Kedi gibi yanımıza gelip kendini sevdiren bu tatlı koyun bizi çevreyi adım adım gezdirdi sağolsun.

Bize Labranda'yı gezdiren rehber.


O nereye giderse biz de oraya gidiyoruz.


Rehberimiz. Pirimiz...


Daha çok Roma döneminden kalan kısımların görülebildiği Güney bölümüne inen merdivenler.


İşte Altuğ bu kadar ufak kalıyor.


Doğu Stoa duvarları


Güney kesimlerinde dolanıyoruz.


Labranda'nın Dolly'si.


Kazı çalışmaları devam ediyor. Yazdan yaza tabii.


Güney bölümünde bulunan Roma dönemine ait hamam ve kiliseyi geziyoruz.


Doğu Stoa


Doğu Stoa bölümü


Yerin altında herhalde bir bu kadar daha tarih vardır herhalde.


Gezmeye devam ediyoruz.


sıra geldi yukarılara çıkmaya.


Rehberimiz bizi bekliyor. Sonuçta biz yaşlıyız onun kadar hızlı değiliz.


Labranda için İsveç'te kurulmuş bir dernek bile var.


Doğu Stoa ile ilgili bilgi kartı.


Kuzey cephesine doğru tırmanmaya başlıyoruz.


Doğu Stoa'dan kalan kalıntılar ve ileride Andron yapısı.


Doğu'dan batıya doğru bakıyoruz.


Tapınak terasına doğru çıkmaya başladık.


İşte meşhur Labranda çeşmesi.


Tam yarık kayanın altından çağlayan su kaynağı. Buz gibi ve çok lezzetli.


Zeus tapınağından Andron'a doğru bakıyoruz.


Bugün harabe halde bulunan Zeus tapınağının sütunları.


Arkada Andron bu bu öndekiler de tapınağın sütunları.


Zeus Tapınağı'na ait bilgi kartı.


Tapınağın etrafındaki yapılar


Yuvarlak masa toplantısı gibi.


Terastan güneye doğru bakıyoruz.


Daha da yukarıya doğru çıkıyoruz. Çantaları çıkartınca kendimizi kaybettik adeta.


Sağda yukarıda hisara ait savunma burçları (kuleleri) ve hemen önümüzde bir anıt mezar görülüyor.


Tüm kenti çevreleyen hisara ait bilgi kartı. Bu kart tapınak terasının tepesinde.


Savunma kulesinin görünümü.


Teras'tan güneye (Milas'a) doğru bakıyoruz. Zamanında Milas'tan (Mylasa) binlerce insan buralara tören için yürüyerek geliyorlarmış. Buradan baktıkça böyle bir senaryo gözümüzün önünde canlanıyor adeta.


Anıt mezar girişi


Anıt mezarın içi. Burada 3 tane mezar görünüyor.

Karnımız giderek acıkıyor. Ali Bey de bize sesleniyor. Mehmet açlığa daha fazla dayanamayıp yemeğe gidiyor. Altuğ da biraz daha fotoğraf çekmek üzere çevreyi gezmeye devam ediyor ama o da fazla dayanamıyor açlığa.

Ali Yayla’nın evinde sohbet edip kahvaltı türü bir öğle yemeği yiyiyoruz. Sofranın olmazsa olmazı zeytin ve zeytinyağı, yumurta, domates, peynir, reçel ve haşlanmış patates var. Yaz boyu güneşte kurutulmuş acı biberleri de unutmayalım. Koyu bir sohbet eşliğinde biz onlara, onlar da bize sorular sorarak yaklaşık 1 saat konuşuyoruz.

Araştırmaya destek veren yabancı üniversiteler buraya Haziran gibi gelip, Eylül/Ekim gibi dönerlermiş. Akşamları oldukça eğlenceli geçer, buradan giderken yanlarında kilolarca zeytin ve zeytinyağı götürüyorlarmış. Ali Yayla da burada Milas Müzesine bağlı bir çalışan. Yaz-kış burada yaşıyor. Bekçilik yapıyor. Çalınacak birşey yok diyor ama defineciler en büyük dert. Aşağıda karşılaştığımız balcı Ahmet Eroğlu’nun da akrabası olan Ali Yayla güleryüzlü ve yürüyüşçülere yardımcı oluyor. Dediğine göre yürüyüşçüler varmış ama çok sık gelmiyorlarmış. Burası bir Likya Yolu değil tabii.

Gezinti sonrası Yemek zamanı. Karnımız acıktı. Altuğ dışarıda gördüğü kurutulmuş acı biberlerden biraz istiyor çuvalla önüne koyuyorlar. Daha ne olsun!!!


Yumurtaların patatesler ile birlikte haşlandığı, zeytin ve yağını yemeğe doyamadığımız soframız.

Sohbet ederken Ali Bey’in ailesinin yanında bir konuk daha var o da Milas’ın güneyinde, yine Karia Yolu üzerinde bulunan Beçin Kalesi’nin görevlisi Şenol Demirkapı. Tarihi alanların işleyişi hakkında kendilerinden bolca bilgi alıyoruz. Burada da merhaba diyeceğimiz bir kapının olması, evlere döndükten sonra bize kargo ile gönderecekleri bal, zeytin ve zeytinyağının tadını unutabilmek çok zor.

Sohbet etmek güzel ama saat 12:30 gibi kalkıp hazırlanmaya başlıyoruz. Sularımızı buz gibi kutsal Labranda suyu ile tazeleyip hatıra fotoğrafı çektirip herkesle vedalaştıktan sonra Milas’a doğru saat 12:50’de yola çıkıyoruz. Milas’a buradan inen çok yol var ama biz İlamet ve Kırcağız rotası üzerinden ineceğiz.

Yemek sonrası Ali Yayla ve eşi ile birlikte hatıra fotoğrafı. Ellerine sağlık.


Bizsiz hatıra fotoğrafı olmaz.


Tam biz kalkarken Ali Bey'e gelen misafirler oldu. Fotoğrafta bir yerlerde kaçmayan, eğitimli muhabbet kuşu da olmalı ama dolanıyor herhalde.


İşte Labranda bekçisi Ali Yayla'nın evi.


Yola çıkış zamanı. Rehberimiz Dolly'e de teşekkür ediyoruz.

Antik kentten çıkıp geldiğimiz yola tekrar girmek üzere yolun karşısındaki tabelanın (yazılı mesafeler doğru) dibine geliyoruz. Ağaç ve dikenlerin arasına girer girmez gelirken karşılaştığımız Kırcağız/Kargıcak tahta yol tabelasına kadar gelip saat 13:00 itibariyle Kırcağız yönüne doğru yürümeye başlıyoruz. Çizdiğimiz ters “V” rotasının sabah bir kenarını bitirip öğleden sonra diğer tarafına geçmiş oluyoruz.

Kırcağız yönüne sapar sapmaz çam ağaçları arasından 4-5 dakikalık bir yürüyüşün ardından geniş toprak bir yola çıkıyor ve sola doğru yoldan yürümeye başlıyoruz. Aslında burası geniş bir patika. Araçlar tarafından kullanılmıyor. Daha doğrusu Labranda’ya doğru çıkan antik bir yol. Bunu bir süre sonra üzerinde yürüyeceğimiz taş döşeli geniş yolları görünce daha iyi anlayacağız. Sonuçta bu yollardan Karia döneminde Milas tarafından binlerce insan yürüyerek geliyormuş. Adım attıkça her an karşımıza birileri çıkacak gibi geliyor.

Labranda'dan çıkarak yeniden tabelanın önüne geliyoruz. Bu sefer yönümüz Kırcağız. Tabeladaki mesafelerin doğru olduğunu söylemişmiydik? Evet.


Tabela sonrasında kısa süreli dikenlerle mücadele ediyoruz.


Bu fotoğrafı bir kez daha koyuyoruz. Labranda sonrasında buraya yeniden geldik ve Kırcağız'a doğru devam ediyoruz.


Bu sefer yönümüz Kırcağız.


Çam ağaçları arasından yola doğru iniyoruz.


Çok kısa yürüdükten sonra toprak yola çıkıp sola saparak bir süre bu tür bir yoldan yürümeye başlıyoruz.

Bu geniş yoldan yaklaşık 2.5 km yürüyoruz. Yolu kaybetmek biraz zor çünkü belirgin. Açıklıklara çıkıp yolu kaybediyormuyuz diye düşünmeye başladığımız anda artık duyularımızla yola giriyoruz. Yolun bu bölümleri kaybolmaya pek müsait değil o yüzden paranoya olunmasına gerek yok.

Etrafta işaretleri görebiliyoruz. Dediğimiz gibi kaybolmak kolay değil. Dev kayanın arasından, çam ağaçlarının gölgelediği yollardan, hatta küçük bir su kaynağının yanından geçerek Labranda’dan sonra 2.5 km. kadar yürüyerek toprak orman yoluna çıkıyoruz. Burası bir araç yolu ve sabah karşıdan karşıya geçip kestiğimiz Alamet Köyüne doğru gidiyor, oradan da Milas-Karpuzlu yoluna bağlanıyor.

Orman yoluna çıkıp sağa doğru sapıyor, bir başka deyişle Milas yönüne doğru ilerliyoruz.

Geniş toprak yoldan aşağı doğru inişe başladık. Bu bölümlerde kaybolma riski yok.


İlamet köyüne kadar yaklaşık 2.5-3 km. geniş yollardan yürüyor olacağız.


Zaman zaman böyle geniş çayırlara çıksak da patika belirgin ve işaretler sık olmasa da görülüyor.


İki kaya arasından geçtik. Bir dilek tutuyoruz...


Yeniden orman yoluna giriyoruz. Hatta bu bölümde batonları bile kullanmıyoruz.


Zaman zaman yol yerini patikaya bıraksa da bu durum beklediğimizden kısa sürüyor.


Patika bizi Alamet Köyü ve Milas/karpuzlu yoluna doğru giden toprak araç yoluna çıkartıyor. Yolu ileride görebiliyoruz.


Yolu hemen ileride. Hatta yol kenarında park halinde bir de araç görüyoruz. Yola çıkıp sağa, Milas'a doğru yürümeye devam edeceğiz.


Yola çıktık ve sağa saparak Milas'a doğru yürüyoruz.


Bir süre yoldan yürüyoruz. İleride sağa doğru dönen viraj sonrasında manzara daha da genişleyecek.

Toprak araç yolundan yaklaşık 500 metre yürüyor, yolun sağa doğru 90 derecelik bir viraj yapıp aşağıda Milas’ı, karşıda Alamet’i gören geniş bir manzaraya çıkar çıkmaz sol tarafta bizi bu yoldan ayırıp aşağıda kalan vadiye doğru indirecek sapağı görüyoruz.

Sola doğru tam bir “U” dönüşü yaparak yoldan çıkıyor, yeni bir toprak yola giriyoruz. Bu yolu takip ederek 2 km. yürüyüp İlamet Köyü'ne ulaşacağız. Yol giderek daralarak araç yolundan toprak yola dönüyor. Yüksekliğimiz azaldıkça bitki örtüsü çam ağaçlarından zeytinliklere dönmeye başlıyor. Yine gözümüze aşina patikalara giriyoruz. Örülü taş duvarlar ve ardında üzerileri zeytinlerle dolu ağaçlar.

Sağa virajdan sonra sabah yola çıktığımız Kargıcak tarafı ve Alamet Köyü'nü görüyoruz.


Yol düz Alamet ve asfalta devam ediyor ama biz ileriden tekrar sola saparak "U" dönüşü yapıp Kırcağız'a doğru yürüyeceğiz.


Yoldan ayrılıyoruz. Sola "U" dönüşü zamanı.


"U" dönüşünün ardından aşağıdaki yoldan İlamet'e doğru ineceğiz.


Yeniden toprak yoldayız.


Bu bölümler görüleceği üzere çok zorlu değil.


Yüksekliğimiz yavaş yavaş azalıyor. Kırcağız'a vardığımızda 70 metrelere düşmüş olacak.


Yükseklik azaldıkça iklim de zeytine uygun hale gelmeye başlıyor, çam ağaçları yerini zeytinlere bırakıyor.


İşaretleri bu bölümde yoldan yürüdüğümüz için aramıyoruz bile. Yine de sağdan soldan patikaya giriş olabileceği paranoyası ile kontrol ediyoruz tabii.


Soğancı Tepesi'nin yamaçlarından Milas'a inişimiz devam ediyor.


Doğa gerçekten çok güzel buralarda. Sonbahar gerçekten farklı. Hatta bazı bölümlerde sanki araya kurak yaz girmemiş gibi ilkbahardan farkı yok gibiydi.

Ufak bir akarsuyun üzerinden geçiyoruz. Sakince akan su muhtemelen yağmurlar sonrası oluşmuş ve kesin bir su kaynağı olarak değerlendirilmemeli. Yaz sonları kuru olabilir.

Sohbet ederek yürürken yanından geçtiğimiz zeytin ağaçlarının birinin tepesinden “Heyyy!! Merhaba!” sesi geliyor. Korkudan havalara sıçrıyoruz. Klasik beyaz büyük kovasını ağaca asmış, zeytin toplayan güzel kamufle olmuş bir köylünün biz onu farketmeden seslenmesi, bizim kafamızı kaldırıp ağaca bakmamamız yüreğimizi ağzımıza getiriyor haliyle. Motoru hemen ileride ama yol boyunca motorların zeytinlik yolları boyunca park edildiğini onlarca kez görmüştük.

Bu ses sonrasında adeta ayılıyoruz. Kısa bir sohbet yapıyoruz. Babasını yakın zamanda kaybetmiş bu güzel arkadaş bize der ki “zeytinliğimiz olmasa ne geçinebilir ne de çocuk okutabiliriz. Gelip toplamak zorundayız. Geçime katkı yapmak zorundayız.”. Hepsini tek seferde toplamıyorlar tabii. Her seferinde bir kova veya bir çuval gibi toplanıyor genellikle ama daha ağaç dalında yeşilken toplanması çok önemli. Yere düşenler daha sonra toplanıyor ve sıkılmak üzere fabrikalara götürülüyor. Dalından toplananlar hem kuruluyor hem de yağ oluyor. Artık zeytinde taş baskı neredeyse yok. Kimse bu zahmet gerektiren işi yapmıyor. Fabikaya çuvalını götürüyor, oturup beklerken yağı hazırlanıyor.

Motorunda öğle yemeği için yanında getirdiği peynir, domates ve ekmeği bizimle paylaşmak için ısrar etse de teklifini nazikçe geri çeviriyoruz. Günlerdir yürüdüğümüzü söylediğimizde de “Artık evinize gittiğinizde bir duble viskinizi yudumlarsınız ne güzel gelir yorgunluk üzerine. Ben her akşam bir yudum içerim tüm yorgunluğumu alır” diyor. O ana kadar aklımıza gelmeyen bir anda ışıklarla, dev aydınlatmalarla beynimizde aydınlanıveriyor. Ne güzel bir öneri...

Vedalaşıp yolumuza devam ediyoruz. Ayaküstü sohbette bile konuşacak birçok konu buluyoruz. Öğrenecek çok şey var.

Kafa dinlemek için ideal, harika bir konumda bulunan taş kulübe evinin yanından da geçerek, toprak yoldan yaklaşık 10 dakika yürüyüp İlamet Köyü’nün toprak araç yoluna iniyoruz.

Korkuyla arkamıza baktığımız an karşılaştığımız manzara.


Yola devam, çalışmaya devam... Kolay gelsin.


Vedanın ardından yeniden yollardayız.


Sabah yürüdüğümüz yollar sağdaki yamaçta kaldı. Alamet Köyü'nü bu noktadan görebiliyoruz.


Bu evin manzarası ve konumu gerçekten muhteşem. Saatler, günler huzurla geçer gider sanki...


Toprak yol bizi yeni bir araç yoluna indiriyor. İner inmez sağda İlamet köyünü görüyoruz. Milas solda kaldı diye yanılmayın. Yol tabelası sağda köy girişinde. Gidilmesi gereken yönün tersinde. 

Yola inip sağa doğru yürüyerek ileride görünen köye doğru yoldan yürüyoruz. Yola çıkıp yönümüzü köye çevirdikten 50 metre sonra da solda elektrik direği altında bulunan bulunan Karia Yolu tabelası bizi karşılıyor.

Saat 14:20 itibariyle İlamet’e ulaşıyoruz. Deniz seviyesinden 350 m. yükseklikte bulunan İlamet Köyü de karşı yamaçta bulunan kardeşi Alamet gibi bomboş. Bakkal ve market yok. Tüm köyü keşfetmedik ama yol üzerinde su kaynağı bile göremedik. Sanki daha çok yazları yayla amaçlı kullanılan, okulların açılması ile birlikte boşalan ufak köylerden.

Bugünkü yürüyüşümüzün 11. Km.sinde bulunan Karia yol tabelası bizi yeniden patikalara indiriyor. Ağaçlara tutunarak kısa ve dik bir iniş yapıyoruz.

Köye giden toprak yoldan kısa bir  süre yürüyoruz ve tabelaya doğru yaklaşıyoruz.


Bu köyde de kimseler gözükmüyor. Yayla amaçlı da kullanılıyor olabilir. 


Tabela bizi patikalara sokuyor yeniden.


Rakamlar doğru. Buradan sonra adım adım medeniyete doğru yaklaşıyor olacağız.


Tabeladan sonra patikaya iniş biraz zorlu. Çok kısa ama dikkat gerektiriyor.


Mehmet inişi bitirdi bile. Sıra Altuğ'da.


Yeniden özlediğimiz yollardayız. Toprak yol dinlendirse de bir süre sonra tekdüze gelip sıkılmaya başlıyoruz. Ama patikalar farklı. Ağaçlar, dallar, yolu aramak çok daha keyifli. 

Bu dikkat gerektiren iniş çok kısa sürüyor ve Kırcağız’a doğru son patikalara girmiş oluyoruz. Medeniyete yaklaşıyoruz yavaş yavaş. Yürürken anlaşılmıyor ama büyük yerleşimlere yaklaşıp doğadan çıktıkça insanı garip bir hüzün kaplıyor. Sanki 6 gün boyunca parçası olmuş gibiydik doğanın...

İç Karia’nın tamamını yürümek (Karpuzlu-Bozalan/Gökova Körfezi) yaklaşık 8-9 gün. Aslında 6 gün yürüyüp Milas’a inip, tazelendiktan sonra (banyo, yemek, ikmal gibi) yeniden Beçin üzerinden yürüyüşe devam edilebilir. Tabii bizim izin yine buraya kadar. İç Karia parkurlarının Milas’ın güneyinde kalan kısımlarını altıncı günümüzü anlatan bu yazının yayınlandığı tarihlerde yürüyor olacağız.

İlamet Köyü üzerinden Kırcağız’a gelmeden Çamlıyurt ve Geyik Barajı’na giden asfalt yola ulaşmak yaklaşık 4.5 km. Neredeyse tamamının zeytinlikler arasından, patikalardan ve çok derin olmayan bir vadinin yamacından yüründüğü bu kısımda işaretler seyrekleşiyor ve bazı bölümlerde GPS kullanımı önem kazanıyor. Zeytinliklerin yanından geçerken patikalar belirgin ama bazı yerlerde birden fazla patika görülüyor. Yolun sonuna yaklaşmışken gereksiz zaman kaybı yaşamamak morallerin bozulmaması açısından önemli.

Bu kadar yol yürümüşken yanımızda bir hatıra götürmeden olmaz diyerek her ikimiz de “Evde tadımlık kuralım. Hatırası olsun.” diyerek kişi başı 20-30 tane zeytin topluyoruz. Evlere döndüğümüzde bunları kırıp kuracağız. Tarifini Kırcağız’a vardıktan sonra verelim. Çünkü zeytin kurulumunun hikayesi orada.

Patika ve zeytinliklere girince zaman zaman durup GPS yardımı almak gerekebiliyor haliyle.


Yerleşimlere yaklaşmaya başladıkça patika da belirgin hale gelmeye başlayacak. Tamamen zeytinliklerin arasından yürüyoruz.


Kısa çıkışlar yaparak yamaçları aşıyor, Kırcağız'a doğru ilerliyoruz.


Yol boyu zeytin hasadı görüp, "Biz de kendimize kadar tadımlık 20-30 tane toplayalım, hem kurmayı öğrenir hem de dönünce bu yürüyüşü yad ederiz" dediğimiz anlar


Zeytin ağaçlarının arasından yürüsek de taş duvarlarına sürünerek de yürüdüğümüz oluyor.


Zaman zaman kaos olabilecek açıklıklara çıkıyoruz. Burada imdadımıza GPS yetişiyor.


Soğancı Tepesinin yamaçlarından inerken sağımızdaki derin vadiyi takip ediyoruz. 


Yorgunluk yok. Artık tamamen doğaya alıştık. Tam alışıyoruz o tüm enerjimizi alan dönüş yolculuğu başlayaveriyor.


Zaman zaman da böylesine kenarlardan yürüyerek geniş vadi manzarası seyrediyoruz.


Vadi tabanı ve dün/bu sabah yürüdüğümüz yamaçlar. Kabaca tariflemek gerekirse sabah yola çıktığımız Kargıcak bu tepenin ardında.


Bir zeytinliğe daha ulaşıyoruz. Burada zeytin toplamaya ve kısa bir mola vermeye karar veriyoruz.


Zeytin operasyonu tamam yola çıkış zamanı. Mehmet hazırlık halinde.


İşte 6 günü bitirmiş olmanın verdiği mutluluk (temsilidir).


Bu da zeytin toplamış adamın mutluluğu (temsilidir).

İlamet sonrası yaklaşık 2.5 km. sonra küçük bir su kaynağını geçiyoruz. Buradan sular tazelenebilir ama yol giderek düzleşip yerleşime yaklaşıldığından biz burada su molası vermiyoruz.

Ufak çıkışlarla, ağırlıklı olarak inerek yamaçlardan çok keyifli bir yürüyüş yapıyoruz. Ufak beton bir köprüyü geçip asfalta yaklaştıkça patikalar bir süre sonra toprak araç yoluna dönüşmeye başlıyor.

Yaklaşık 2 km. daha yürüyerek saat 16:30’da Geyik Barajı’na doğru giden asfalt yola ulaşıyoruz. Labranda’da deniz seviyesinden 650 m.’den başlayan inişimiz 50 m. seviyelerine ulaştı. Neredeyse deniz seviyesine indik. Asfalt yolu keserek karşıya geçiyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Tahmin edileceği üzere artık yerleşime yaklaştık ve asfalt sonrası zeytinlikler arasından devam eden yürüyüşümüz kısa süren ufak bir tepe geçişi haricinde neredeyse dümdüz. Artık yollardan yürüyoruz ve adım adım Kırcağız’a doğru yaklaşıyoruz.

Patikalar giderek düz hale geliyor. Tempomuz da artıyor haliyle ama kendimizi frenliyoruz medeniyete biraz daha geç varmak için.


Kısa bir GPS molası daha. Hangi yöne gitmemiz gerektiğini anlamaya çalışıyoruz.


Karşıda sağda görünen çam ağaçlarının dibinden ilerideki ufak tepenin ardına geçeceğiz.


İleride duvarın dibine doğru gidiyoruz. Bu bölümlerde işaretler biraz seyrek.


Ufak bir su kaynağını geçiyoruz. İnişimiz sırasında hava sıcaklığı yürüyüşe öyle uygundu ki ekstra suya ihtiyacımız olmadı.


Latmos eteklerinden Milas'a doğru inerken zeytin ağaçları bize adeta veda eder gibi. 


Bu son patika bizi geniş bir yola bağlayacak. 


Geniş bir yola bağlandık. Yol değişince kısa bir GPS kontrolü daha yaptık.


Köprü geçişi. Buradan sonra da yollara girmiş oluyoruz. Taş köprüye bakıp aldanmayın altından dereler akmıyor.


Vadi tabanı ile bulunduğumuz yükseklik neredeyse eşit hale geliyor. Sona yaklaştık.


Aynen de sona yaklaşıyor, araç yoluna çıkıyoruz.


Baton bile kullanmadan yürüyoruz ama Kırcağız veya herhangi bir yerleşim görünmüyor etrafta.


Araç sesleri duymaya başlıyoruz ki karşımıza asfalt yol çıkıyor.


Geyik Barajına giden asfalt yola çıkıyoruz. Yol kenarında bizi Karia tabelası karşılıyor.


Mesafeler doğru kabul edilebilir. Bu asfalt Çamlıyurt ve Geyik Barajına giden asfalt yol. Bu yolda yürümeden keserek karşıya doğru yürüyoruz. 

Yol düz olunca tempomuz da iyi oluyor haliyle. Akşam 22:30’da Bodrum-Milas Havaalanından kalkacak İstanbul uçağına rahatlıkla yetişebiliyoruz. Dolayısıyla programımızda bir sorun yok. Kırcağız’da vereceğimiz bir mola sonrasında Milas Otogarına doğru yürüyeceğiz.

Saat 17:00’de Kırcağız’a giriyoruz. Köyün girişinde bir çeşme olduğunu hatırlatalım. Bu bile olmasa Kırcağız büyük bir yerleşim. Bakkal, su mevcut. Kırcağız Milas’tan Labranda’ya doğru (ters yöne) yürüyecek gruplar için Labranda öncesi son ikmal noktası (su, yemek gibi) olarak not edilmeli.

Yolu keserek işaretin dibinden patikalara giriyoruz. Aslında patikadan pek yürümeyeceğiz ya neyse...


Bir süre işaret arasak da yerleşime yaklaştığımız için çok dert etmiyoruz. GPS'e bakarak yolumuzu çiziyoruz. İşaretler yok değil ama seyrek.


Kısa bir süre patika asfalta paralal olarak tel örgüyü sağa alarak zeytinliğin yanından devam ediyor, tel örgüler bittiğinde sağa saparak yerleşime doğru yürümeye devam ediyoruz. Medeniyete yaklaşınca taş duvarlar yerini tel örgülere bırakıyor.


Tel örgüler bitiyor biz de sağa saparak içerilere doğru girmeye devam ediyoruz.


Bu ufak tepe çıkışından sonra Kırcağız'a gireceğiz. Bu kadar yollar yürüdükten sonra buna tepe denemez. Yükselti olabilir.


Altı günlük yürüyüşümüzün son çıkışıdır.


Köye yaklaşıyoruz. Buradaki zeytinler oldukça yaşlı. Ağaçlar üzerinde işaretleri de görebiliyoruz ama buralarda çok da işarete gerek yok. Dümdüz devam. Zaten bir süre sonra köyden gelen sesler duyulmaya başlıyor.


Eve dönüş yolculuğu için zamanımız olduğundan Kırcağız'da vereceğimiz molada vişne-soda, ayran-soda ikilemesi için hayal kurmaya başladık bile.


Zeytin ağaçları büyüyünce çok daha etkileyici. Çok daha yüce duruyor. Tepelerde bu kadar büyüklerle karşılaşmadık sanki zeytinler tepelere sonradan ekilmiş.


İleride yerleşimin seslerini duyuyoruz artık.


Kırcağız'ın girişindeki (Kuzey bölümü) çeşme ve ilk yerleşimler. Buradaki tevler taş ama bir süre sonra yürüyünce köyün betonlaşmasına tanık olacağız. Kırcağız bildiğimiz geniş sokaklı bir ilçe görünümü alacak ve o zaman medeniyete merhaba diyeceğiz.

Deniz seviyesinden 70 m. yükseklikteki Kırcağız’ın caddelerinde yürüyor ve son olarak bizi Milas’a indirecek asfalt yolda yürümeye başlıyoruz.

Saatlerimize bakarak “Daha erken, Milas Otogar’a oradan da havaalanına bu saatte gitmeye gerek yok” diyerek, sağlı sollu gördüğümüz kahvelerden birinde mola veriyoruz.

Kahvedekilerin hayretler içerisindeki bakışları arasında Mehmet Soda-Ayran, Altuğ da Vişne-Soda ikilemesini içerken tek bir soru tüm kapıları açıyor. Artık alıştığımız soruları üzerine yol üzerinde topladığımız zeytinleri nasıl kurabileceğimizi sorduğumuzda belki de kadın/erkek herkesin çok iyi bildiği bir soruyu sormuş bulunuyoruz. Burası zeytin cenneti Milas. Hamsi Karadeniz ise zeytin de Ege. Yol boyunca gördüğümüz zeytinliklere göre göre bunu yazdık. Burada bir ufak fark var aslında. Tonlarca hamsi kaçak ve kontrolsüz avlanıp göz göre göre ziyan olurken, zeytine buranın insanı çok değer veriyor. Tek bir ağaç bile onlar için çok kıymetli...

Meraklı bakışların üzerimize yöneldiği kahvede zeytin tarifini alıyoruz tabii. Hemen içeriden önceden kurulmuş numuneler getirilerek büyük bir heyecan ve istek ile tarifi dinlemeye başlıyoruz.

Solumuzda eski evleri görüyoruz ama köy bu evlerden oluşmuyor. Az sonra betonlaşma başlayacak.


Krgıcak merkezine doğru yürüyoruz. İşaretler gördük ama görülemese de çok dert değil. Yoldan birine bile sorulsa Milas anayolunu gösterebilir.


Yerleşime girdikçe betonlaşma başlıyor ama Kırcağız'ın bu bölümleri de çok keyifli.


Köyün merkezine doğru ilerliyoruz.


Zaman zaman direkler üzerinde işaretleri görüyoruz ama GPS'e bakarak anayol çıkışımızı belirledik. Yolu sormamıza gerek kalmadı.

Not aldıklarımızı aynen yazalım. Aman burası yemek güncesi değil ama olsun. Zeytin iyidir. Zeytin faydalıdır.

Zeytinler taş ile kırılıp veya iki veya dört tarafı bıçakla çizilip kaba/bidona konduktan sonra ağzına kadar temiz su su konuyor. Temiz su şebekeden akan çeşme suyu değil. Ya damacanadan veya çok yükseklerden taşınmış su olmalı. 4 günde bir suyu tamamen boşaltıp tazelemeniz gerekiyor. Kırılmış veya çizilmiş zeytin acılığını suya vermeye başlıyor. Bu işlemi 4-5 kere yaptıktan sonra zeytinlerden birinin tadına bakıp eğer acılığı çıkmışsa yeni bir su konup kaba kaya tuzu (adi tuz da denebiliyor), dilimlenmiş limon, eklenerek salamura yapılmak üzere 1-1,5 hafta kadar bekletildiğinde zeytin hazır oluyor. Bu arada kullanacağız suyun şebeke suyu olmaması gerektiğini özellikle belirttiler. Tüm bu yolların sonunda, ömür yeterse, “Emmoğlullarının Lezzet Mutfağı” diye programa başlamayı düşünüyoruz. Zeytin tarifleri, bilimum ton balıklı yemek tarifleri olacak program kapsamında. Ekranlara kilitleneceksiniz.

Artık tarifi de aldık ya “sırtımız yere gelmez bu yollarda” diyerek hatıra fotoğrafımızın ardından saat 17:30’da yola çıkıyoruz. Aslında bu bölümden sonra patika yok. Yani Kırcağız-Milas arasında asfalttan yürüyorsunuz. Yol üzerinde işaretler gördük ama çok da aramaya gerek yok. Birine Milas’a nasıl gidildiğini sorun veya asfaltı takip edin, Milas’a ulaşırsınız. Dileyenler Kırcağız’dan düzenli kalkan minibüslere binerek Milas’a gidebilir.

Kahvede mola ve zeytin tarifinin artından yola devam ve hatıra fotoğrafı zamanı. Samimiyet ve konukseverlikleri için hepsine teşekkür ediyoruz.


Kırcağız çıkışındaki tabela. Bizi Gökova Körfezine indirecek "Bahçe" yazan bölüme Nisan 2016'da devam edeceğiz.


6 günün sonunda yüzler gülüyor. Vallahi kavga dövüş olmadı aramızda. Evlere turp gibi dönüyoruz.


Arkamıza dönüp bakıyoruz. Arkada görünen tepelerin ardından indik bugün. Kırcağız'ın da dümdüz bir ova olduğu bu fotoğraftan da anlaşılıyor zaten.

Biz yollara araç kullanmamak, tamamen yürümenin keyfine varmak, gerektiğinde çilesini çekip gerektiğinde keyfini sürmek için ayaklarımıza kuvvet diyoruz. Yol boyunca hatıra fotoğrafları, selamlaşmalar derken bizi Milas’a götürecek Milas/Karpuzlu yolunun Kırcağız sapağına ulaşıp sola sapıyor ve saat 18:15 itibariyle Milas Otogarı’na ulaşıyoruz.

Otogar bildiğimiz Türkiye’nin tanıdık görüntülere sahip otogarı, yerler kirli, ortalık karışık, herkes bize nereye gideceğimizi soruyor. Hava kararmak üzere olduğundan Milas’ta zaman harcamayıp direk olarak servis ile havaalanına gidiyoruz.

Yol boyunca meraklı bakışlar hala üzerimizde. Karia Yolu'nun ilk gününde Aydın/Kullar Köyü girişinde kovalamışlardı. Unutmadık unutturmayacağız.


Kırcağız'a girmiyoruz. Çıkıyoruz artık. Akşamüstü güneşi de son bir enerji ile her yeri kızıla boyadı artık.


Kırcağız sapağından Milas/Karpuzlu yoluna ulaşıp sola Milas yönüne saptıktan sonra gürültülü bir asfalttan yürümeye devam ediyoruz.


Hoşbulduk Milas. Fazla kalmayacağız. Ziyaretçiyiz sadece.


Bitmeyen asfalt yol. Yol işlek olunca da canımız sıkılıyor. Doğada olmaktan daha tehlikeli.


Adını sulara vermiş, bölgenin pet şişe su markası "Labranda".


Sapağa varmadan Adliye Sarayı önünden geçiyoruz. Bayrak var çünkü 29 Ekim tatiline denk geldik.


Milas-Söke yoluna da ulaşıyoruz. Otogar bu sapaktan sağa saptıktan sonra 1 km. kadar ileride. Beçin/Bahçe yönüne gitmek için sola dönmek gerekiyor. Sola dönüp yaklaşık 4 km. geniş bulvarda yürüyerek Beçin/Bahçe sapağına ulaşılıyor. Kısmet olursa Nisan 2016'da

Havaalanında çantamızın en mahrem yerlerinde sakladığımız temiz t-shirtleri çıkartıp ıslak mendillerle silinip kendimizi yola ve medeniyete hazırlıyoruz. Rötarı saymazsak rahat bir yolculuk oluyor.

İç Karia’da yürüyüş programlamasını yaparken yürüyüş programını Çine veya Milas’a otobüs, direk olarak Milas’a uçak ile yapabilirsiniz. Milas İç Karia hatta Gökova Körfezi parkurları için en kolay ulaşım noktası olarak düşünülebilir.

Yol hikayeleri önemlidir. Yolu hatırlanır kılan, içerisindeki yaşanmışlıklardır. Biz bir yol hikayemiz olmalı diye çıktık yola, dönünce başladık yazmaya, paylaşmaya. Boşvermek, kafaya takmamak önemliydi, arkamızda bıraktığımız, keyfimizi kaçıran anlık dertleri. Her gidişimizde bir hikaye ile döndük evlerimize. Baki kalan da bu “yol hikayesi” oldu...

Likya Yolları sonrasında bu da bir Karia Yolu hatırası. Daha yeni başlıyoruz tabii. Yürünecek yollar, anlatacak hikayeler çok.

Doğada olmak çok güzel. Şehirde doğayı yok eden onlarca haberi okuyunca, insan doğadan daha güçlüymüş gibi hissediliyor. Fakat doğanın içerisine girip, bir vadiyi geçerken, bir tepeyi terler içerisinde aşmaya çalışırken onun ufacık bir parçası olduğumuzu çok daha iyi anlıyoruz. Eşit şartlarda olunca herşey çok farklı.

Milas’ta yürüyüşü noktalarken topraklarını çok seven, cana yakın ve samimi Ege insanını tanımış olmak aslında yol hikayemizin can alıcı noktalarından oldu. Bu yüzden sadece “sağa, sola dönün. ileri gidin, aşağı inin” yazamıyoruz artık. Yürüdükçe, selamlaştıkça hikayelerimiz çığ gibi büyüyerek unutulması zor bir birikim haline geliyor.

Share this:

 
Copyright © Karia Yolu - kariayolu.info. Designed by OddThemes | Distributed By Gooyaabi Templates