2015 - İç Karia - 5.GÜN (Çomakdağ - Ketendere - Gökseki - Sarıkaya - Kargıcak)

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
5. GÜN PARKUR DETAYLARI:
5. Gün Başlangıç: 10:00 (Çomakdağ)
5. Gün Bitiş: 17:00 (Kargıcak)

Toplam mesafe: 18 km.
* Çomakdağ - Ketendere 5 km.
* Ketendere - Gökseki 3 km.
* Gökseki - Sarıkaya 2 km.
* Sarıkaya - Kargıcak 7 km.
* Kargıcak çıkışı sonrası yol üzeri kamp alanı 1 km.

Su: İç Karia’da çoğunlukla yerleşimler arası mesafeler kısa olduğundan yürüyüş boyunca ekstra su taşınmasına gerek yok. Parkur üzerinde de yaz kış akan su kaynakları da yürüyüşçülerin karşısına çıkıyor ve uğranan her köyde su bulabilmek mümkün. Gerektiğinde yerel halktan bile istenebilir ki mutlaka yardımcı olacaklardır.
Suya çok ihtiyaç duyuluyorsa köylerde tazelenebilir ama yukarıda da belirttiğimiz gibi yerleşimler arası mesafeler kısa olduğundan buna ihtiyaç bile olmayacaktır muhtemelen. Şayet yaz mevsiminde yürünmüyorsa taşınacak 1-1.5 lt. su yeterlidir.

Konaklama: Bölgede pansiyon türü konaklama imkanı yok. Yürüyüşçüler için kamplı yürüyebilirler. Çadırsız yürüyüş tercih ediliyorsa tek seçenek Milas veya Kapıkırı’da konaklayıp, araç kiralanarak günübirlik yürüyüşler şeklinde planlama yapmak. Tüm köylere araçla ulaşım kolay olduğundan bu tür bir planlama sorun olmayacaktır.

Parkur Zorluğu: Bölgenin sürdürülebilir turizm anlamında desteğe ihtiyacı olduğu bir gerçek ancak parkur işaretlerinin de öncelikli olarak yenilenmesi gerekiyor. Mesafe kısa, yerleşimler fazla olduğundan dinlenerek, sakin bir şekilde tamamlanabilecek bir parkur.
Zaman zaman dik çıkışlar var ancak bu yürüyüşe aşırı bir zorluk katmıyor. Sadece Sarıkaya Köyü ile Kargıcak arasında uzun bir vadi inişi ve kaçırılmaması gereken bir dik çıkış bulunuyor. Sarıkaya’dan çıkıp, vadi tabanına inip, dere yatağını geçtikten sonra toprak yoldan 1.5 km kadar yürüdükten sonra dik bir yamaçtan Milas-Karpuzlu asfaltına doğru bir çıkış yapılıyor. Bu bölümü detaylı yazıda tariflemeye çalıştık.
Kamp yapmadan Milas veya Kapıkırı’da konaklama yapılacaksa zaten istenen yerleşimde başlayacak ve bitecek şekilde plan yapılabilir.
Yol boyunca tarihi bir kalıntı olmasa da kesme taşlardan örülmüş bahçe duvarları, taş döşeli patikalar ve zeytinlikler arasından yapılacak yürüyüş çok keyifli. Zeytin ağaçlarının çok genç olmadıkları aşikar dolayısıyla çoğu yerde bu kısımların eski köy yolları olduğu belli oluyor. Kargıcak’tan sonra yollar çok daha belirgin taş döşeli patika halini almaya başlıyor. Bu yollar Karia’nın tören alanı Labranda’ya çıkan patikalar.
Bu bölümde de zaman kaybı ve yürüyüşünüzün bir yerlerde aksaklığa uğramaması açısından GPS veya rehber desteği olmadan yürünmemesini tavsiye ediyoruz.


Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.

Yol boyunca çok sayıda su noktasını işaretledik. GPS verilerine ulaşırken Wikiloc'ta nokta kısıtlaması olduğundan hepsini kaydedemedi. Tüm noktaların bulunduğu dosyayı yukarıda linkin bulunduğu  CROSSINGWAYS sitesi üzerinden indirebilir, email yoluyla da talep edebilirsiniz.

HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Panjurların sıkı sıkı kapalı olduğu odamızda sabahın ne ara olduğunu anlayamadan Çomakdağ’da Hasan Amca’nın evinde güzelce dinleniyoruz. Sabah 07:00’de uyanan Altuğ dün akşamki sert rüzgara inat dışarıda pırıl pırıl parlayan güneşi henüz gözünü açamamış Mehmet’e haber veriyor.

Bugün parkurumuz biraz daha kısa olduğundan kahvaltımızı Hasan Amca’da saat 08:30’da yaptıktan sonra yola koyulacağız. Anlaşılacağı üzere rahatlığı bulunca biraz daha geniş rahat hareket ediyoruz. Bu sayede hem bölgeyi hem de insanları tanıma fırsatı buluyoruz. Salt yürüme mantığı ile gelmemek lazım. Hele bölgenin insanı da girişken ve canayakın olunca yürümek zaman zaman ikinci planda bile kalabiliyor.

Erken uyanan Altuğ Hasan Amca ve eşi ile sohbet için salona inerken Mehmet biraz daha uyumayı tercih ediyor. Saat 08:30’da karşımıza çıkan kahvaltı herhalde tüm yürüyüşümüzün en büyük mükafatı oluyor. Domates, zeytin, bal, peynir, keçi peyniri, zeytinyağı, zeytinyağında kızarmış patates ve yumurta. Daha ne olsun?

Hasan Amcalarla birlikte kahvaltımızı yapıyoruz. Hasta olduklarından çok fazla konuşamıyoruz ama yine de birbirimize yeteri kadar soru sorabiliyoruz. Fatma Teyze masadan hemen kalkıp zeytinliğe gitmek üzere eşeği hazırlamaya başlıyor. Hasan Amca ise buralarda eşeğin çok değerli olduğunu, son yıllarda değeri düşen eşeğin yeniden pahalı hale geldiğini bize anlatıyor.

Fatma Teyze’yi yola koymadan önce hatıra fotoğraflarımızı çektiriyor, kendisine teşekkür ederek vedalaşıyoruz.


Evin salonu. Sabah güneşi duvara vuruyor.


Salonda bulunan büfe. Tipik bir köy evi.


İşte sabah kahvaltımız. Fatma Teyze'nin ellerine sağlık.


Hasan Amca ve Fatma Teyze


Çomakdağ Hatırası.

Fatma Teyze bizden önce yola (zeytine) çıkıyor. Onunla vedalaşıyoruz.

Dün gece yer döşeklerinde yattığımız salon


Yer döşekleri. Her biri o kadar ağırdı ki iki kişi kaldırabildik neredeyse.


Burası tipik bir Çomakdağ evi. Kapılar, pencereler rengarenk.
Tarihine 1966 yazıyor. İnşa edildiği tarih herhalde?


Pencereler, doğramalar çok etkileyici.
Salonun balkona açılan kapısı


Salon kapısı. Ev yenilenmiş ama bu kısımları korumaya çalışmışlar.

Vedanın ardından da toparlanmak üzere yukarıya çıkıyor kendimizi yürüyüşe hazır hale getiriyoruz. Hasan Amca’ya emeklerinden ötürü bir miktar ödeme yaptıktan sonra saat 10:00’da yola çıkıyoruz.

Dün akşam yürüyüşe nokta koyduğumuz köy kahvesinin önüne geliyor ve kahvenin solundan köy içerisinde yürümeye devam ediyoruz. Kahveden sonra köy içerisinde 500 metre kadar yürüdükten sonra köyün dışına doğru çıkıyoruz. Köyün tepesindeki vericileri solumuza alarak vericilerin bulunduğu tepenin doğu cephesine doğru çıkıyoruz.

Bembeyaz kireçli taşlardan oluşan geniş köy yolundan tırmanarak yürürken çevrede işaretleri göremiyoruz. İşaretler var ama sıklığı az. Takip edebilmek zor. Anlaşılacağı üzere bu parkurda da GPS gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.


Köy içerisinden çıkar çıkmaz kısa bir tırmanış ile yürüyüşe başlıyoruz.


Çıkışın ardından köy yolu bitiyor ve sağa doğru dönerek patikalara giriyoruz.

Bir noktadan sonra yol bitip yerini patikalara bırakmaya başladığında işaretlerden maalesef eser yok. Patikaya bağlandığımız noktaya bir baba diksek de bu bölgelerin yeniden ve daha sık bir şekilde işaretlenmesi şart. Olanlar da doğa şartlarına yenik düşüp silinmeye başlamış bile.

Patikadan yaptığımız kısa bir yürüyüşle kendimizi yeniden tanıdık manzaralar içerisinde buluyoruz. Zeytinliklerin yanından Ketendere’ye doğru yaptığımız yürüyüş yaklaşık 5 km. sürecek. Bu bölümlerde parkurların çok zor olmadığını ancak vadi geçişlerinde kısa mesafeli tırmanışlar yapıldığını belirtmekte yarar var. Bu parkurda yerleşimler arası mesafeler daha da kısa. Bu sebeple fazla su taşınmasına gerek yok çünkü her yerleşimde su bulabilmek mümkün. Çeşme olmasa bile bir evden bir su istenebilir.

Yaklaşık 1 km. boyunca zeytinlikleri bir sağımıza bir solumuza alarak yaptığımız yürüyüş sonrasında bizi dere yatağına (vadi tabanı) kadar indirecek patikanın başına ulaşıyoruz. Bulunduğumuz noktadan yaklaşık 1 saat sonra ulaşacağımız Ketendere değil bir sonraki köy olan Gökseki görülüyor. Aslında Çomakdağ’ın tepelerindeki bu nokta birçok yerleşimi ve çevre coğrafyanın gözlemlenebildiği bir konum.


Patikalara girer girmez işaretleri de görmeyince "baba" dikiveriyoruz.


Sakin bir inişle çıktığımız tepeyi iniyoruz.


Zeytinlik yolları yine yol ve yönümüzü belirliyor.


Geniş bir açıklığa ulaşıyoruz. GPS yardımı şart.


Bu bölümde işaretlerin durumu böyle.


Yeniden zeytinlik yollarına bağlanıyoruz.


Patika derinliği neredeyse 2 metreye yakın.


Çıktığımız yeni açıklıkta karşı tepelerde Gökseki Köyü'nü görüyoruz.

Zeytin ağaçları arasından başlayan inişimiz zaman zaman oldukça büyük kayaların yanından darlaşan patikalar eşliğinde devam ediyor. Bu yürüyüşün sonunda Gökseki köyünün daha yakından görülebildiği balkon gibi geniş bir düzlüğe ulaşıyoruz.

Kısa ve ayaküstü bir manzara molasının ardından yol ve patika karışımı bir yoldan geçerek ulaşıyoruz. Karşımızdaki tepelerde İkiztaşların şapkalarını görebildiğimiz bir konumda 4-5 dakikalık bir yürüyüşün sonunda vadi tabanına ulaşıyoruz. Debisi çok kuvvetli olmayan dere muhtemelen yazın da kurumayan türden. Daha önce geçtiklerimize göre oldukça geniş sayılabilir. Kuru olsa bile yerleşimin olduğu Ketendere çok uzakta değil.


Üzerinde işaret görünen dev bir kaya parçasının yanından inmeye devam ediyoruz.


Patika üzerinden dere yatağına doğru iniyoruz.


Geniş bir açıklık ve kullanılmayan bir toprak yola daha ulaşıyoruz


Arkamızda bıraktığımız yol ve ulaştığımız toprak yol.


Geniş sayılabilecek, artık patikaya dönüşmeye başlayan toprak yoldan yürümeye devam ediyoruz.


İnerken İkiztaşların tepelerini karşıda görebiliyoruz.


Dere tabanına ulaştık. Karşı yamaca geçmek için dereyi aşıyoruz. Suyun tertemiz olduğunu da belirtelim.

Derenin ardından yuvarlak, koca bir kayanın dibinden zeytin ağaçları arasından geçtikten sonra, zeytinliklerin yanından devam eden geniş patikalardan Ketendere’ye doğru ilerliyoruz.

Yerleşime de yaklaştığımız için patika oldukça belirgin. İşaret aramamıza gerek kalmıyor. Taşlarla örülmüş bahçe duvarlarının yanından zaman zaman darlaşan patikalardan ufak bir yamaca tırmanıyor, yamacın arkasında bulunan dere yatağı üzerindeki başka bir köprü üzerinden geçerek Ketendere’ye doğru kıvrılarak yukarıda yerleşime doğru giden dik sayılabilecek taş döşeli patikalar ve zeytinliklerin yanından son tırmanışımızı yapıyor, 11:30’da da Ketendere’ye ulaşıyoruz.

Köyün girişindeki caminin avlusunda su molası veriyor, bahçesindeki nar ve portakallardan tadıyoruz. Meyve gerçekten tam bir enerji kaynağı. Moralimizi, keyfimizi yerine getiriyor.

Çomakdağ kadar büyük olmayan Ketendere Köyü’nde de ortalıkta kimseler görünmüyor. Muhtemelen burada da yerel halk zeytinliklerine gitmiş olsa gerek.

Caminin avlusunda verdiğimiz 15 dakikalık molada sularımızı tazeliyor, avludaki bankta dinleniyoruz. Beşinci günü yürürken adım adım Milas’a yaklaşıyor, Beşparmak eteklerinde yaptığımız bu yürüyüşte İç Karia’nın tertemiz havasını soluyoruz. Ege ve Akdeniz’in sadece denizden ibaret olmadığını buralarda yürüdükçe daha iyi anlıyoruz.

Bugün fazla yürümeyecek olsak bile fazla zaman kaybetmeden 11:50’de yola koyuluyoruz. Bugün amacımız Kargıcak’ta kamp atarak ertesi sabah Labranda’ya tırmanmak. Hatta Kargıcak’a erken varabilirsek günlerdir yapamadığımızı, çadır dışında keyif yapıp güneşi batırmayı planlıyoruz. Bunu her zaman hayal ediyor olsak da gün sonunda yürüyüşümüz hep bir koşuşturmaca ile sona eriyor.

Camiyi sağımızda bırakarak yürümeye devam ediyor, köy meydanına ulaşıyoruz. Burada bizi sarı Karia tabelası karşılıyor. Kargıcak 12 km. doğru bir rakam. Geriye doğru bakarsak Çomakdağ 4 km. Biz Çomakdağ-Kargıcak arasını 4.5’tan biraz daha fazla ölçerek 5 km olarak yazdık. Bu kadar farkı çok da dert etmemek lazım diyerek Ketendere meydanında bulunan tabeladaki rakamların doğru olduğunu belirtmiş olalım.


Karşı yamaca doğru çıkışa başlıyoruz.


Her yanımız tabii ki zeytin ağaçları ile dolu. Görüş alanımız genişlediğinde durup manzarayı inceliyoruz. Birazdan fotoğrafın sol üstündeki kayaların dibinden geçeceğiz.


Bulunduğumuz konumdan İkiztaşlar ve İkiztaş Köyü görülüyor.


Bu bölümcde patikalar oldukça rahat ve Ketendere'ye yaklaştıkça daha da belirgin hale geliyor.


Zeytinliklerin arasından kıvrılarak inilen patika.


Sağdaki kaya üzerinde çok sayıda "baba" amaçlı yapılmış taş görülüyor. Bu bölümde işaretler var ama işaret olmasa da kaybolmak çok zor zaten.


Karşı tepede birazdan ulaşacağımız Ketendere'yi görmeye başlıyoruz.


Adım adım Ketendere'ye. Fotoğrafta işaretlerin giderek silindiğini de göstermiş olalım.


Köyün bulunduğu tepeye geçmek için vadi tabanına doğru iniyoruz.


Karşıdan gördüğümüz büyük kayaların dibinden geçiyoruz.


Bu bölümleri yürümek de çok keyifli ve tekdüze izlenimi vermiyor.


Köye doğru çıkan patikaya girmek üzere köprüyü geçiyoruz. Son bir çıkış ile Ketendere'de olacağız.


Basamak basamak çıkan patikalardan Ketendere'ye çıkıyoruz.


Son çıkışlar. Bu bölümde yerleşimler arası uzun olmadığından gereğinden fazla su taşımaya gerek yok.


Köyde cami avlusunda bir mola vereceğiz ama önemli bir yorgunluğumuz da yok. 


Camide mola sonrası köy meydanına çıkıyoruz.


Meydandaki tabela. Rakamlar doğru.

Köy meydanının karşısına geçerek yukarıya doğru yükselen köy sokaklarından yürümeye devam ediyoruz. Ketendere’yi arkamızda bırakarak 5 dakika içerisinde kendimizi yeniden zeytinliğine giden yerel halk gibi zeytinlik yollarında buluveriyoruz.

Gökseki’ye giderken yol üzerinde o kadar çok insana rastlıyoruz ki kendimizi onlardan biri gibi hissetmememiz için hiçbir sebep yok.

Yol üzerinde karşılaştığımız tüm yerel insanlar içtenlik ve samimiyetle bize selam veriyor, halimize acımadan bizi bırakmıyor “nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Neden yürüyorsunuz?” Doğa yürüyüşçülerinin karşılaştığı klişe sorular... Cevap vermek bazen hakikaten zor olabiliyor çünkü “doğayı seviyoruz” demek bir cevap değil aslında çünkü yerel halkın hayatı da ekmeği de doğada çünkü.

Bazılarımız yerleşimlerden kaçmak, uzaklarda olmak isteyebilir ancak sağınıza solunuza zeytin ağaçlarını aldığınızda gerçekten huzurla, keyifle yürüyorsunuz. Yazılarımızda sürekli zeytinlik olarak bahsi geçiyor ama inanın ki bu durum yürürken tekdüzelik yaratmıyor.


Meydanın karşısından köy içi sokaklarda yürüyoruz.


Çok kısa sürede de köyün dışına çıkıyoruz.


Köyün dışına çıkar çıkmaz patikalardayız.


Yol boyunca karşılaştığımız insanlar öylesine sevecen ve içtenlikle selamlıyorlar ki bizleri karşılıklı şakalaşmadan yola devam edemiyoruz.


Geniş sayılabilecek zeytinlik yolları.


Bir karı-koca ile karşılaşıyoruz. "Ne işiniz var buralarda ya dağ bayır diyerek" halimize acıyorlar. 

Gökseki sonrasında yaklaşık 1 km. yürüdükten sonra beton bir köprü üzerinden geçiyoruz. Köprü sonrası 500 metre kadar patika haline dönen yoldan yürüyerek bizi Gökseki ve Sarıkaya’nın bulunduğu tepenin yamacından yukarı doğru çıkartan patikalara giriyoruz. Dev bir kayanın bulunduğu noktadan sağa dönerek yürüyüşümüze devam ediyoruz. bu kayanın yanından dönerek tırmanışımıza başlıyoruz. Tam bu noktada başka yönlere giden yollar da var gibi gözükse de bunlar sadece çevredeki tarlalara giden, bir süre sonra kapanan yollar. Bu noktadan sonra Gökseki’ye 1.5 km. yolumuz kalıyor.

Parkurun bu bölümlerinde “önemli” denebilecek, yolun kaybedilebileceği bir kısım bulunmuyor. Köylerin birbirine bağlandığı patikalar genelde belirgin ve yol işaretlerine de gereksinim duyulmuyor. Yine de işaretlerin bahçe duvarları üzerindeki taşlarda görebiliyoruz.

İkinci bir dere yatağı ve beton köprünün üzerinden geçiyoruz. Bu derede de su akıyor ama cılız.


Köprü geçişi.


Patikalar belirgin. Sadece buralar için geçerli tabii. GPSleri kapatın demiyoruz.


Bahçe duvarları üzerinde işaretler görülüyor.


Zeytine giden bir amca daha. Elde 5-10 litrelik kovalar ve eşek. Olmazsa olmaz, bir zeytin hasadı klasiği.


Dev kayanın dibinden karşı yamaca geçip sağa doğru yamacı çıkıyoruz. Kaya üzerinde işaret görülüyor.


Büyük kayanın dibinden dönüyoruz. Çevrenin görünümü bu şekilde.


Kısa bir süre sonra bir köprü daha geçiyoruz.


Gökseki'ye doğru çıkışımız devam ediyor.

Yaklaşık yarım saat kadar yeniden çam ağaçlarının gölgelediği zeytinliklerin yolları üzerinden yürüyoruz. Zeytinler manzarayı izlememize izin verdiğinde karşı tepelerde rüzgar türbinlerini görüyoruz. Günümüzün temiz enerji kaynaklarından olsa da plan projeye uygun olarak aralarında yeterli mesafe bırakılmadığı için doğal yaşama (havyancılık, arıcılık gibi) verdiği zarar sebebiyle oldukça eleştiriliyor.

Yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşümüzün ardından deniz seviyesinden 380 metre yüksekliğindeki Gökseki Köyü’ne saat 12:45’te giriyoruz.

Gökseki çok daha küçük bir yerleşim. Köy meydanına doğru yürüyerek önünde Atatürk büstü olan, meydandaki muhtarlık türü merkezi bir binanın sağından köyün dışına doğru saat 12:55’te çıkıyoruz. Burada yolun sağındaki telefon direkleri üzerinde işaretleri görebiliyoruz. Bu arada Gökseki çıkışında da su olduğunu hatırlatalım. Her ne kadar Sarıkaya Köyü 2 km ileride olsa da belki ihtiyaç olabilir diyerek belirtmiş olalım.


Çıkışımız çok dik olmayan patikalardan devam ediyor.


Karşı tepelerde bulunan rüzgar türbinlerine doğru yaklaşıyoruz.


Yollar böylesine belirgin ve düz. Yerleşime de yaklaşıyoruz malum.


Çam ağaçları ve dev kayalar. Buraların değişmez kombinasyonları.


Sağa doğru kıvrılarak zeytinlik duvarlarını takip eden patikamız.


Büyük sayılabilecek taşların üzerinden de sekerek yürüyoruz bu bölümde.


Kısa bir süre sonra Gökseki'ye ulaşacağız.


Sol üstte köyü görmeye başlıyoruz.


Gökseki'ye doğru adım adım yaklaşıyoruz.


Köye son çıkış.


Gökseki Köyü. Burası da eski bir ege Köyü. evin duvarında Çomakdağ'da da gördüğümüz gibi 1962 tarihlenmiş.


Köyün içerisinden meydanına doğru yürüyoruz.

Köy meydanındaki binanın sağından yürümeye devam ediyoruz.


Sağda telefon direkleri üzerinde işaretler görülüyor. Bacaları ve Ege mimarisi inşa edilmiş evleri ile ufacık bir köy Gökseki


Köyün dışına doğru çıkıyoruz. Hedefimiz 2 km. uzaklıktaki Sarıkaya Köyü.

Köy dışına doğru yükselerek çıkarken köyün yolun sağında kalan son evine doğru ulaşmadan sağa giren patikaya girerek köyden çıkılıyor. Patika girişinde işaret var ama bu nokta önemli.

Gökseki çıkışında hafif bir tırmanış ile başlayan, sonrasında düzleşen, oldukça geniş sayılabilecek hatta bol gölgeli çok keyifli bir patikadan yaklaşık 2 km. uzaklıktaki hedefimize doğru ilerliyoruz.

Bu bölümde de kafa karıştırıcı, kaybolmaya müsait bölümler yok. Patikayı takip etmek çok kolay.

Yol düzleşir düzleşmez köye ait mezarlığın yanından geçerek, her seferinde mimarisi ve işçiliğini seyretmeye doyamadığımız bahçe duvarlarının yanından yürüyoruz. Farkında olmadan olsa da zaman zaman yaptığımız çıkışlarla kendimizi bir anda 450 metre seviyelerinde buluveriyoruz. Her iki köy arası mesafe kısa olsa da bir anda ne olduğunu anlamadan yükseliyoruz. Tabii anlayamamamızın bir sebebi de 5 gündür yürüyor olmamız ve bunun yanında artan kondisyon. Yürüdükçe açılıyoruz ve köyleri vızır vızır geçiyoruz. Tabii yürüdüğümüz yerlerin, manzaranın keyfini çıkarmadan ilerlemiyoruz. Önceliğimiz, hırs yapmadan, doğanın keyfini sürmek. Yürümek kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten.

Darlaşan dik bir çıkışın ardından kendimizi saat 13:25 itibariyle Sarıkaya girişinde buluyoruz. Gökseki’den Sarıkaya’ya bağlayan patika bizi köyün parke yoluna bağlıyor.


Sağda görünen çam ağacı altından devam eden patikaya giriyoruz. Girişteki kaya üzerinde işaret görülüyor. Bu noktayı kaçırmamak lazım.


Köy çıkışı tırmanış ile başlıyor ama uzun değil.


Gökseki-Sarıkaya arası genellikle çam ağaçlarının gölgesinden yürünüyor.


Patika bu şekilde geniş ve keyifli.


Sadece köy çıkışı haricinde patika girişi kaçırılmamalı gerisi gayet kolay ve ferah.


Çam ağaçları arasından geçiyoruz. Dev kayaları unutmayalım tabii.


Sağımız solumuz tabii ki zeytinliklerle çevrilmiş durumda.


Arkamıza bakıyoruz ve Gökseki Köyü, ileride İkiztaşları ve köyünü görüyoruz. İkiztaşlar her yerde.


Biraz daha yakından bakalım.


Mezarlığa ulaşıyoruz. Hemen yukarısından yürümeye devam ediyoruz.


Çam yapraklarının halı gibi serildiği bir patikadan yürüyoruz.


Zeytin ağaçlarının bulunduğu taraçaların yanından geçiyor, yürümeye devam ediyoruz.


Sarıkaya'ya doğru çam ağaçları arasından çıkışımız başlıyor.


Basamak basamak çıkıyoruz.


Çıkış sonrası kısa bir süre patika düz hale geliyor.


Koca bir yazın sıcağını çekmiş doğa yorgun halde sonbaharı karşılıyor. her yer yeşilm gibi ama çok yakında sararacak.


Sarıkaya'ya giren yola çıkar çıkmaz köyü karşımızda buluyoruz.

Çok da büyük olmayan Sarıkaya’ya girer girmez köy meydanındaki muhtarlık veya konuk binasının önüne ulaşıyoruz. Burada da bina önünde bir Atatürk büstü var. Yayla sayılabilecek bu az nüfuslu köylerde Atatürk büstü görmek gurur verici.

Ayak üstü bir su molasının ardından tıpkı Gökseki gibi meydandaki binanın sağından yolumuza devam ediyoruz. Sağda solda duvar üzerinde işaretleri görebiliyoruz. Yaklaşık 50 metre sonra köy içi yolundan sağda üzerinde işaret bulunan bir telefon direğinin dibinden patikaya giriyoruz. Böylece çok kısa sürede köyün dışına çıkmış oluyoruz.

Telefon direğinin bulunduğu yerden patikalara girerken karşımızdaki yüksek bir tepe ve tepeye yakın noktalarda çok güzel tek katlı köy evleri de gözümüze çarpıyor. Çevreyi incelemeden yola devam etmemek lazım.

Öğlen geçtiğimiz Sarıkaya’da da kimseleri göremedik. Herkes işinin başında olsa gerek. Zeytinlikler.

Bu noktada kaçırılması zor ama kısa bir hatırlatma olması açısından Sarıkaya’da köy meydanındaki önünde Atatürk büstü olan köye ait tek katlı binanın sağından yürümeye devam ettikten sonra yaklaşık 50-60 metre sonra köyün arkasında yer alan yüksek tepeyi tam karşıdan gördüğünüz bir noktada sağda telefon direğinin yanından köyün dışına doğru çıkılıyor.


Köyün girişi. Yukarıya doğru çıkıyoruz. Telefon direkleri üzerinde işaretler görünüyor.


Sarıkaya Köyü sokaklarında ev duvarları ve pencereler


Köy meydanındaki muhtarlık ve genel amaçlar için kullanılan odalar. Burada da Atatürk büstü bulunuyor.


Muhtarlık binasının sağından yürümeye devam ediyoruz.


Meydanı arkamızda bırakıp (50-60 metre kadar) köy çıkışında karşıda bu tepeyi görür görmez sağa saparak patikalara giriyoruz.


Köy merkezini geçtikten 50 m. sonra sağdaki telefon  direği üzerinde görünen işareti geçer geçmez sağa patikaya giriliyor.


Sağa sapar sapmaz patikalara giriyoruz. Yeniden doğadayız.

Yeniden doğanın içerisindeyiz. Çam ağaçlarının etrafımızı sardığı, taşların döşeli olduğu patikalardan yürüyoruz artık. Günlerdir 300-400 metre seviyelerinde yürürken Kapıkırı’dan (Herakliea) sonra, bu bölümde ilk defa 130 metre seviyelerine ineceğiz. Tam bir vadi inişi olacak.

Çam ve zeytinlikler arasında kıvrılarak inen, önceki bölümlerden farklı olarak geniş panoramik görüntüler sunan taş döşeli patikalarda çok keyifli bir iniş oluyor.


Kargıcak'a doğru yol almaya başlıyoruz.


Derin bir vadiye doğru bir saatten fazla sürecek inişimiz başladı.


Kıvrıla kıvrıla iniyoruz. Tempomuz iyi ama bir süre sonra yorgunluk başlayacak.


İnerken doğa katili taş ocaklarını görüyoruz.


Oldukça geniş manzaralar eşliğinde vadi tabanına doğru iniyoruz.


Zaman zaman yollar düz hale gelse de inişimiz devam ediyor.

450 metreden 140 metreye inerken zaman zaman iniş öyle bir dik hale geliyor ki iniş sırasında çalışan farklı bacak kaslarımız adeta ağrıyor. Dik çıkışlarımız oldu ama uzun zamandır dik iniş yapmamışız besbelli. Hatta bir noktada oturarak bir mola verme gereği bile hissediyoruz.

350 metreden sonra çam ağaçları yerini zeytinlere, dere seviyesine inip yerler sulak hale gelince de zeytinler yerini zakkumlara bırakıyor.

Yaklaşık 450 metre yüksekliğindeki Sarıkaya’nın taş döşeli patikalarından kıvrılarak vadi tabanına doğru inerken, bulunduğumuz konumdan görüp en çok dikkatimizi çeken, vadi tabanında doğayı adeta yok eden taş ocaklarına giden kamyon yolu oluyor. Taş ocağını bir anlık unutsak bile sadece ocak için bu yolun açılmış olması bile doğaya yapılmış en büyük eziyetlerden biri olsa gerek.

Molamız da dahil olmak üzere kıvrılarak inen yaklaşık patikalardan yaklaşık 1 saat süren, köyden 2 km.lik yürüyüş ile vadi tabanına ulaşıyoruz. Son yağan yağmurların etkisinden de olsa gerek su oldukça kuvvetli akıyor. Ancak oldukça kireçli görünüyor. Yine de derenin kışın da aktığı belli oluyor Kireçli olsa bile çok ihtiyaç olduğunda içilebilir.

Dere yatağında yürürken bile karşı yamaçlarda zeytinliklerinde çalışan insanlar bize seslenip selam veriyor sağolsunlar. İşte candan, güzel Ege insanları...


Sürekli inişimiz devam ediyor. Bir süre sonra mola vermek zorunda kalıyoruz.


Patikalar belirgin ve yürünemez değil.


Kıvrılarak devam eden patikalardan taşlar üzerinden seke seke yürüyoruz.


Yorgunluk artıyor. Sürekli iniş yapınca aynı kaslar çalışıyor ve yorgunluğumuz artıyor. Bazen olduğumuz yerde soluklanıp nefesimizi düzenliyoruz.


Karşı yamaçta taş ocağına giden yol görünüyor.


Bu bölümde işaretler var ama olmasa da çok dert değil çünkü inilen patikalar belirgin.


Bu bölümdeki yolların bir kısmının antik dönemden kaldığını bile söyleyebiliriz.


Aşağıda görünen toprak yola doğru ineceğiz.


Biz tırmanmayı daha çok seviyoruz galiba??


Yol doyubnca böyle yalnız kalmış zeytin ağaçları olabiliyor. Bunların hepsinin sahipli olduğunu söylemek lazım. Her zeytin ağacının bir sahibi olurmuş.


Tabana yaklaştık. Dere yatağını görmeye başladık.


İniş tamamlanmak üzere.


Karşı yamaçtan zeytine gelmiş birilerinin selamını alıyoruz. Fotoğraf makinasıyla bile zor görüyoruz. O kadar uzak mesafeden üşenmeden selam veriyorlar. Ne güzel...


İşte dere tabanı. Dereyi geçip yokuşlarda boğulmayacağız ama.


Dere bulanık ama suyu temiz.


Vadi tabanında zakkum ağaçlarının da bulunduğu dere yatağını geçerek Kargıcak'a doğru çıkışımız başlıyor.

Dereyi geçtikten sonra karşı yamaçlara doğru yeniden çıkışa geçerek yürüyüş günümüzün son köyüne (Kargıcak) doğru çıkışa başlıyoruz. Kısa bir yürüyüşle köylülerin zeytinliklerine giden toprak yola çıkıyoruz. Bu yol Milas’ın hemen kuzeyinde bulunan Bahçeburun ve Kızılçayıkık köylerinden gelen yol. Yukarıdaki taşocağı civarlarına kadar uzanan bu yolu yerel halk zeytinlikleri için kullanıyorlar. Zaten yol üzerinde traktör izlerinden de bunu anlayabiliyoruz.

Yaklaşık 1.5 km. boyunca toprak yoldan Milas yönüne doğru iniş ve çıkış olmadan yürüyoruz. Zorlu iniş patikasından sonra rahatlamış olmamızdan gerek, kendimizi kaptırıp yine yürümeye devam ederek yol üzerindeki patikayı kaçırıyoruz. Aslında işaretleri de görebilmek çok da kolay değil. Bu bölümde fazla da suçumuz yok. GPS burada da maharetini göstererek 300 metre kadar fazla yürüdüğümüzü söylediğinde yine kendimize ettiğimiz ince dokunaklı küfürlerle gerisin geriye dönüyoruz. “Ne diye bakmayız ki”, “şu GPS’e arasıra bakalım yahu” vs. vs.

Neyseki çok  uzun yürümedik. Bu noktayı burada yazarak tariflemek gerçekten zor zira her yer birbirine benziyor ama solunuzda kalan tepenin yükseltisinin azalmaya başlayıp yol seviyesine doğru inmeden bu çıkışa başlanıyor. Eğer bu çıkış kaçırılırsa Karia Yolunuz sona ermez sadece Kargıcak’a aşağıda Bahçeburun Köyleri üzerinden çıkmak zorunda kalabilirsiniz. Yolunuz da uzamış olur haliyle.


Vadi tabanından tırmanmaya başlıyoruz.


Dere yatağından yola çıktık. Bir süre toprak yoldan yürüyeceğiz.


Sarıkaya sonrası arkamızda bıraktığımız, indiğimiz yamacın sadece bir bölümü.


Karşıdan birileri daha sesleniyor. Dağlar taşlar bizimle konuşuyor sanki.


Zorlu ve uzun iniş sonrası düz bir yolda yürüyor olmak çok iyi geliyor. Milas yönüne doğru yürüyoruz.


Yukarıdan inerken gördüğümüz, şimdi arkamızda kalan taş ocağı.


Milas yönüne doğru yürüdükçe hafif hafif alçalmaya başlıyoruz. Az sonra sol taraftaki yamaçlardan birine girip tırmanış başlayacak.


Aşağıda Bahçeburun Köyü görünüyor. Daha ileride de Milas. Her ne kadar GPS'e bakıp yolu kaçırmış olsak da, tam bu fotoğrafta ileride (50 metre sonra kadar) sola doğru tırmanmaya başlıyoruz. Sağ taraf vadi tabanı zaten.


Sola doğru yamaca tırmanışımız başlıyor. 

Toprak yoldan patikaya girer girmez işaret görebiliyoruz ama sık değil. Yaklaşık 500 metre yürüyerek zeytin ağaçları arasından oldukça dik bir çıkış yapıyor, 120 metreden 240 metreye bir anda çıkıveriyoruz. Artık dik çıkışlara alıştık. “Ben dik çıkışları yürüyemem, çıkamam.” diyenler varsa çok da korkutmayalım çünkü patikalar zor değil. Sonuçta 20 km. yürüyerek gün içerisinde bunun gibi çok uzun olmayan 2-3 çıkış yapıyoruz bunlar da tuz biber oluyor aslında. Dağlık bir bölüme göre oldukça az sayılır.

Az önce yaptığımız dik inişe nazire yaparcasına bu sefer çıkıyoruz. Çıkışımız sırasında insanın zeytin ağacını kurtarmak için yaptığı taş destek de görülmeye değer. Bir yerde kesilirken bir yerde bir ağaca bile bu kadar değer verilmesi ne kadar güzel ve etkileyici... Böyle olunca da ağaçlar içerisindeki mutluluğu tarla sahibine verdiği yüzlerce zeytin tanesi olarak göstermiş.

Çıkışımızı tamamladıktan sonra benzer ama nispeten daha düz patikalarda yürümeye başlıyoruz. Akşamüstü güneşi taşı toprağı kızıla boyamaya başladı bile.


Oldukça dik bir çıkışa başladık. İşaretler çok sık değil ama GPS olması güven veriyor.


Kısa zigzag çizerek dümdüz tırmanıyoruz.


Burada da her yer zeytin ağacı ve hepsinin üzeri zeytin dolu.


Sarıkaya sonrası iniş ve bu çıkış bugünün en zorlu bölümü. Patika çok belirgin değil dikkatli yürümek durumundayız.


İşte zeytine verilen değer. Ağacı kayrak taşları ile destekleyerek hayata tutunmasını sağlamışlar. hergün binlercesi bilinçsizce kesilirken doğanın ortasında BİR tanesine verilen değer.


Çıkışımız tamamlanmak üzere. Zeytinliğe ait patikaya girdik.


Çıkışımız hafifledi. Patika da belirgin hale geldi. İşaretler seyrek de olsa karşımıza çıkıyor.


Ağacın üzerinde "X" işaretini görüyor, GPS kontrolünün ardından sağa dönüp bahçe duvarından geçtikten sonra yolumuza devam ediyoruz.


Bahçe duvarının  diğer tarafından yürüyoruz.

Örme taş duvarların yolumuzu çizdiği bu bölümde zaman zaman duvarlar üzerinden atlayarak da yürüyor bir anda yükselip 240 metre seviyelerine çıkınca nefesimizin yerine gelmesini kontrol etmeye çalışıyoruz. Ne olursa olsun 5 gündür yürüyoruz, daha fazla da yürüyebiliriz ama yorgunluk zaman zaman çıkabiliyor. Sonuçta bu tür doğa yürüyüşleri keyif için yaptığımız için bazı yürüyüş günlerinde abartıp, bazılarında mesafeleri kısa tutup en azından 1-2 saat ekstra dinlenme süresi kazanmaya çalışıyoruz ki vücutlar rejenere olsun.

Tepeye çıkışımızın ardından arkadaki yamaca geçmek için dere tabanına doğru inmeye başlıyoruz. Zeytinliklerin yanından yaptığımız bu 300 metrelik iniş kısa sürüyor ve cılız akan küçük bir su kaynağının üzerinden geçerek karşı yamaca doğru tırmanmaya başlıyoruz.


Karşıda görünen tepeye doğru çıkacağız.


Dere yatağına doğru iniyoruz.


Cılız akan derenin üzerinden geçerek karşı yamaca doğru tırmanmaya başlıyoruz.


Tırmanıyoruz ama zor değil. Az önce zorlandıktan sonra bu bölüm oldukça kolay geliyor.

Başlangıçta dik gibi görünen yamaca çıktıkça sağdaki manzaramız da panaromik görüntüler sunmaya başlıyor. Sabah yola çıktığımız Çomakdağ ve İkiztaşlar ileride ufacık görünüyor. Yine de İkiztaşların tüm manzara içerisinde heybeti oldukça etkileyici.

Taş döşeli patikalardan yürüyor olmak eğlenceli. Hatta bazı kısımlar merdiven gibi. Adeta adım adım çıkıyoruz. Bu bölümlerde manzarayı seyretmeden yola devam etmemek lazım.

Aşağıda kalan cılız su kaynağından yaptığımız 700 metrelik yürüyüşün sonuna doğru yukarıda kamyon seslerini duymaya başlıyoruz. Muhtemelen taş ocaklarına doğru giden kamyonlar diye düşünürken patika kendini toprak yola ardından ne olduğunu anlayamadan asfalt yola bağlıyor. Saat tam 16:00.

Asfalt yoldan tabii ki yürümeyeceğiz sadece karşıdan karşıya geçeceğiz ama bu yolun Milas-Karpuzlu yolu olduğunu belirtelim. Yani 5 gün önce yürüyüşe başladığımız Aydın’a bağlı kasaba. Genelde taş ocakları tarafından işgal edilmiş tam bu noktadan Karpuzlu’ya ulaşmak yaklaşık 30 km. Günlerce yol yürü sonra çıktığın nokta başladığın yere 30 km. uzaklıkta olsun. Ne garip değil mi? Şakası bir yana Beşparmak dağlarının kuzey ve güney cephelerini boydan boya dolandığımızdan kaynaklı bu durum.

Yolun karşısına geçerek tam karşıdaki tali toprak yola giriyoruz. Arasıra patikalara girsek de 1 km. uzunluğundaki bu yol bizi Kargıcak’a kadar indirecek.


Geride bıraktığımız tepe. Az önce yaptığımız dik çıkışı fotoğrafınn önündeki sırtın arkasından yaptık.


Manzara seyretme zamanı. Bu bölümlerde engin dağ, tepe, ova manzarası var.


Manzara bu şekilde. Dün bu saatlerde dibinden geçtiğimiz İkiztaşlar buradan da (sağ üstte) görülüyor.


Çok belirgin antik bir patikadan tırmanıyoruz. Bu tür yollarda yürümenin keyfini mutlaka yaşamalısınız.


Toprak yola çıkıyoruz. Yukarıdan kamyon seslerini duymaya başlıyoruz.


Asfalt yola ulaşıyoruz. Burası Milas-Karpuzlu yolu. ne ilginçtir ki bu yolun bir tarafı başladığımız, diğer tarafı yürüyüşü bitireceğimiz nokta.


Asfalt yolda yürümedik bile. Önce sağa sonra sola baktıktan sonra karşıya geçip bizi Kargıcak'a indirecek patikaya girdik.


Sağda geçmiş yıllarda kullanılmış orman yolu var ama biz soldan patikadan devam ediyoruz. İkisi de çok kısa bir yürüyüşün ardından birleşiyor. Toprak yoldan da yürünebilirmiş.

GPS’e bakarak yolumuzu belirlemeye çalışırken işaretlerin bizi zaman zaman sağlı sollu patikalara sokup çok kısa sürede yeniden toprak yola çıkardığını fark ediyoruz. Dolayısıyla toprak yolun takip edilmesinde hiç bir sakınca yok. Karia Yolu’nun dışına çıkılmıyor bu konuda bir endişe olmasın.

Solumuzda derince bir vadi, sağımıza zeytinlikleri alarak artık güneşin etkisini kaybettiği bir bölümden inişimizi yapıyoruz. Toprak yoldan inerken yaklaşık 400 metre sonra sağda bir su terfi istasyonu binası gözümüze çarpıyor.


Toprak yoldan Kargıcak'a iniyoruz.


Bu kısımda işaretlere çok ihtiyaç yok dümdüz aşağıya doğru iniliyor. Çok da uzun değil zaten.


Sağda su terfi istasyonu karşımıza çıkıyor.

Bu binanın bulunduğu yerin az ilerisinde toprak yol daralarak patika halini alıyor. Patika yürüyüşümüz çok uzun sürmüyor ve toprak yola yeniden bağlanıyoruz. Bu yolun araçlar tarafından uzun bir süre kullanılmadığı belli oluyor aslında.

Aşağıya doğru inip önümüz açıldıkça aşağıda düz sayılabilecek bir yamaca kurulmuş Kargıcak Köyü’nü de görmeye başlıyoruz. 300-400 metrelik bir yürüyüş ile köyün mezarlığına ve köyün asfalt yoluna çıkıyoruz. Hatta sağda da Karia Yolu tabelasını görüyoruz. Artık tabelalarda Karia’nın tören kenti Labranda’yı görmeye başladık. Milas’a yaklaşıyoruz adım adım. Saat 16:15. Deniz seviyesinden 180 metre yükseklikteki Kargıcak’a doğru iniyoruz.

Köye minibüs durağının bulunduğu yerden giriyoruz. Köy içerisinde duvarlar üzerinde işaretleri görebiliyoruz. Beşinci gün sonunda ilk kez hedefimize güneş henüz batmadan ulaşıyor olmanın mutluluğu ile güneşi nerede batıracağımızı buralarda düşünmeye başlıyoruz.


Toprak yolun bir kısmı kullanılmaya kullanılmaya patika haline dönüşmüş.


Günün son durağı Kargıcak karşımıza çıkıyor.


Köye doğru iniyoruz. Milas'ı seyreden bir yamaca oturmuş bu köy buradan ne kadar da güzel görünüyor. 


Köyün asfalt yoluna ulaşıyoruz.


Kargıcak girişinde Karia yol tabelası kaşımıza çıkıyor. Rakamlar doğru kabul edilebilir.


Kargıcak'a asfalttan iniyoruz.


Köye giriyoruz. su molasını köye girer girmez 50 metre sonra göreceğimiz çeşmenin başında vereceğiz. Hatta köy dışında kamp atmayı planladığımız için yanımıza gece için bol su alacağız.

Kargıcak çok sayıda eski tip kesme taşlardan inşa edilmiş evlerin bulunduğu antik Labranda eteklerinde kurulmuş bir köy. Anlaşılacağı üzere Labranda’ya çok uzak değil, sadece 6 km. mesafede.

Köye girer girmez karşımıza bir çeşme çıkıyor. Köy çıkışında kamp yapacağımızı planladığımızdan suyumuzu içiyor sularımızı dolduruyoruz. Kargıcak içerisinde yürüdüğümüz sokaklarda iki yerde çeşme gördük. Tekrar hatırlatmak gerekirse, yaz sıcağında yürümüyorsanız yerleşimler arası mesafeler kısa olduğundan yürüyüşçülerin sadece ihtiyaçları kadar su taşımalarını tavsiye ediyoruz. “Çantada bulunsun” diyerek su taşınmasına hiç gerek yok.

10 dakikalık su molasından sonra köy içerisinde camiye doğru yürüyoruz. Camiyi görüyoruz ancak camiye gelmeden sola doğru çıkan köy içi yoluna giriyoruz ve yukarıya doğru çıkmaya başlıyoruz. Taşlarla inşa edilmiş köy evlerinin bulunduğu sokaklardan tırmanarak güneşi gören bir yerde çadırımızı kurup güneşi batırmanın hayali ile günü sonlandırmak istiyoruz. Geçtiğimiz köylerin kendince bir çekiciliği olsa da Kargıcak gerçekten farklı görünüyor. En azından arşınladığımız sokakları büyüleyici.


Kargıcak içi sokaklar.


Camiye gelmeden sola dönerek köyün yukarısına doğru çıkıyoruz. Burası ege mimarisinin görülebildiği bir yerleşim.


Örülü duvar taşları çok etkileyici.


Bahçe duvarları üzerinde işaretler görülüyor. Yine de dikkatli olup köy içerisinde camiye kadar yürümeden soldan köyün yukarıdaki mahallelerine doğru ilerlemek gerekiyor.


Akşamüstü güneşi etkisini azaltmaya başlıyor.


Bu şirin köyde evler ve bahçeleri öyle güzel ki...


Kargıcak'ta bir ev.


Kargıcak'ın dar sokakları


Kargıcak Hatırası (Altuğ).

Giderek yatay hale gelip, rengi kızıla dönen akşamüstü güneşinin oluşturduğu uzun gölgeler eşliğinde saat 16:40’da köyün dışına doğru çıkan patikalardan tırmanarak yürümeye başlıyoruz.

Köyün çıkışındaki kayrak taşlarından yapılmış mezar taşları ile köyün geçmişinin eskilere dayandığını anlayabilmek de mümkün.

Yerleşimi arkamızda bıraktıkça çadırımızı kurmak için çevrede uygun bir yer aramaya başlıyoruz. Zeytinliklerdeki çocukların seslerine doğru kafamızı çevirerek acaba bir düzlük var mıdır diyerek bakınıyor olsak da tırmanış dik ve kayalık olduğundan bu pek mümkün görünmüyor.


Köyün dışına çıktıktan sonra yarın ulaşacağımız Labranda yönüne doğru tırmanışa başlıyoruz. 


Bu gece yol üzerinde bir düzlük bulup konaklamayı planladık.


Zeytinliklerin yanından çıkışa devam ediyoruz.


Köy mezarlığı. Herhalde yakın tarihe ait değiller. Üzerlerinde yazı, tarih, mezarlarda duvar yok. Herkes böyle bir arada yatıyor.


Tırmanmaya devam ediyoruz. Tırmandıkça zeytinler yerini çam ağaçlarına bırakmaya başlıyor.


Patikalar oldukça belirgin. Labranda'ya doğru yaklaştıkça patikalar taş döşeli antik yol halini almaya başlıyor.


Mehmet güneşin keyfini çıkarmak için çadır kurabileceğimiz bir düzlük arıyor. 


Maalesef bu bölümlerde bir düzlük yok. Yürümeye devam.

Hafif bir akşam esintisi de başladığından çadırı rüzgar almayacak bir yere kurmak çok önemli. Bugüne kadar şansımız hep yerindeydi şimdi de böyle olacağına inanıyoruz.

Kıvrılarak yukarıya giden patikalar ve taş döşeli antik Labranda yollarını takip ederek çıkışımıza devam ediyoruz. Zeytinlikler yerini çam ormanına bırakırken, köyün çıkışından yaklaşık 15 dakika sonra Altuğ sağda çam ağaçları arasında tek çadırlık bir düzlük görüyor.

Çantaları çıkartıp bölgede kamp atmak için fizibilite çalışması yaparak buranın çadıra uygun olduğunu anlayıp hemen kamp için hazırlığa başlıyoruz. Çam ağaçlarının izin verdiği ölçüde Çomakdağ ve Milas’ı gören bir manzarada çadırımızı kuruyoruz. Beşinci gün yürüyüşü de saat 17:00 itibariyle tamamlanmış oluyor. Yarın hedefimiz Labranda’ya çıktıktan sonra Milas’a inerek yürüyüşümüzü tamamlamak.

Bulunduğumuz nokta Kargıcak’tan 1 km. sonra Karia Yolu üzerinde. Hatta işaretli, taş döşeli antik yolların hemen yanındayız. Sabah yürüyüşümüze hemen bu noktadan başlayacağız.


Yeniden taş döşeli patikalardayız.


Her yerde taşlar var düzlük gözükmüyor. Bir yandan da işaretli yollardan yürüyoruz tabii.


İşte yol kenarında küçük bir düzlük bulduk. Bu konuda daima şanslıyız. Sabrettik muradımıza erdik...

Çadırımızı kurduk ve sıkı sıkı sabitledik. Güneşi kaçırmadık. Fotoğraflardan belli olmuyor ama dışarıda üşüten sert bir rüzgar var.

Aydınlıkta çadırımızı kurduktan sonra uzun zamandır düşünüp de yapamadığımız bir hayali gerçekleştirmeye fırsatımız oluyor. Yanımızda taşıdığımız kuruyemişler ve Çomakdağ’dan satın aldığımız kabak çekirdekleri ve Kargıcak’tan topladığımız narları ilerideki kayaların üzerine oturarak yiyiyor, hem sohbet hem de hafif bir sesle müzik dinleyerek güneşi batırıyoruz. Yürüyüşümüzün en keyifli anlarından biri olduğu kesin.

Birbirimize defalarca anlattığımız çocukluk hayalleri, yapamadıklarımız, yapmak istediklerimiz, espiriler ortalıkta uçuşuyor. İşte doğada kampın eğer anlaştığınız bir arkadaş veya grup ile yürünüyorsa en keyifli anları bunlar.

Nar isteyen? Made in Kargıcak.


Güneş keyfi. Bakmayın güldüğümüze ağlıyoruz yorgunluktan. Şaka tabii. Yürüdükçe açılıyoruz.


Ayakkabılar, çoraplar fora. Aşağıda görünen yerleşim Milas. Bu kadar yakın ama biz önce Labranda'ya çıkıp sonrasında Kırcağız üzerinden Milas'a ineceğiz.
Üşüdük ve çadıra girdik. Çadıra girmeden gün sonu aynen böyleydi. Yarın Karia'nın tören kenti Labranda'ya çıkacak olmanın verdiği bir heyecan var. Ege'de olmak çok güzel. Buraları yaşıyor olmak çok özel... 

Çadırın içerisindeyiz. Beşinci günün sonunda da Ege'nin kalbindeyiz...Bir kere olsun yorgunluğu, dönmeyi, bırakmayı düşünmedik bile ki yarın yürüyüşün bitecek olmanın hüznünü yaşamaya başladık bile.

Güneş batar batmaz esinti artıyor ve ortalığı sonbahar serinliği kaplıyor. Sohbete çadırda devam edip yarın yapacağımız yürüyüşü de planlıyoruz. 650 metre seviyesindeki Labranda’yı görecek olmak heyecan veriyor.

Karia Yolu’nun genelde tercih edilen bölümleri sahile yakın Bozburun ve Datça parkurları ancak İç Karia otantik olması, taşıdığı antik ve kendine has bir ruhu olması bakımından çok farklı. Deniz yok diye yürümemezlik edilmemeli. Yorgunluk sebebi ile söylenmelerimizi bir kenara bırakırsak beş gün boyunca buralarda yürümekten bir kez bile sıkılmadığımızı tüm içtenlik ve samimiyetimizle söyleyebiliriz. Yürüyeceklerin yanlarına GPS alarak yürümek şartı ile tabii...

Share this:

 
Copyright © Karia Yolu - kariayolu.info. Designed by OddThemes | Distributed By Gooyaabi Templates