2015 - İç Karia - 3.GÜN (Kapıkırı - Gölyaka - Yediler Manastırı - Karahayıt - Sakarkaya)

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
3. GÜN PARKUR DETAYLARI:
3. Gün Başlangıç: 10:30 (Kapıkırı)
3. Gün Bitiş: 18:15 (Sakarkaya)

Toplam mesafe: 21 km.
* Kapıkırı - Karahayıt 10 km. (Kapıkırı - Gölyaka 4 km., Gölyaka - Yediler Manastırı 3 km., Yediler Manastırı - Karahayıt 3 km.)
* Karahayıt - Sakarkaya 11 km. (Karahayıt - Hocatepesi çıkışı 7.5 km., Hocatepesi - Sakarkaya 3.5 km.)


Su: Beşparmak (Latmos) Dağının güney cephesinde işaretli Karia Yolu üzerinde yer alam yerleşimler (köyler) arası mesafeler kısa olduğundan bu bölümlerde su problemi olmayacaktır.
Kapıkırı'dan suyunuzu tazeledikten sonra Gölyaka'ya kadar dümdüz bir sahil yürüyüşü yapıldığından Yediler Manastırı yürüyüşü öncesinde gerekirse Gölyaka'dan bile su alınabilir (kahve ve cami var).
Yol boyunca ve Yediler Manastırı'nda kaynak yok ancak irili ufaklı mevsimsel olarak aktığı belli olan su kaynakları bulunuyor. Karahayıt manastırdan çok uzak bir mesafede olmadığından (3 km.) bu bölümde yaşanacak susuzluk büyük problem olmayacaktır.
Yanınızda taşınacak 1 litre su bile (çok acil bir durum olmadıkça) yürüyüşçüleri Karahayıt'a rahatlıkla ulaştıracaktır.
Karahayıt deniz seviyesinden 250 metre yükseklikte bir köy sonrasında Sakarkaya'ya ulaşmak için 820 metreye çıkmanız gerektiğinden, mesafeler biraz daha uzun olduğundan yeterli miktarda suyunuz olsun. Tabii litrelerce değil, ihtiyacınıza göre 1.5-2 lt. en fazla. Karahayıt - Hocatepe arasında su kaynağı bulunmuyor.
Hocatepe'den Sakarkaya'ya inerken Sakarkaya girişinde büyük bir gölet var bu göletin suyunun rengi yürüyüşçüleri yanıltmasın zira içilebilir. Göletin bentinin önünden akan su var. Zaten bu sudan içmek istemeseniz de Sakarkaya'ya sadece 1 km. mesafe kalmış oluyor zaten. Karar yürüyüşçülerin.

Konaklama: Kapıkırı sonrasında Milas'a kadar olan 4 günlük kısımda (Çomakdağ haricinde) pansiyon türü bir konaklama yok. Tercihinizi çadır konaklama veya araç kiralayarak günübirlik yürüyüşlerle konaklamayı Kapıkırı veya Milas'ta tercih edecek şeklinde planlamak durumundasınız. Karia Yolu'nun bu bölümünün sürdürebilir turizm bakımından gelişmediğini söyleyebiliriz.
Yine de yerleşimler arası mesafeler fazla olmadığından kiralanan araçların köylere ulaşabilmesi kolay ve yürüyüş grubunun performansına göre planlama rahatlıkla yapılabilir.
Beşparmak parkurları sürdürülebilir turizm anlamında henüz gelişmediğini ilk gün yazımızda belirtmiştik. Tüm bölge çadırlı kamp veya günübirlik araç kiralama şeklinde yapılacak yürüyüşlere çok uygun. Kiralanan minibüsler önceden belirlenecek bitiş noktalarına da ulaşabilirler. Bu bölgeler Bağarcık, Kovan Yayla veya Kapıkırı olarak tercih edilebilir.
Gölyaka, Karahayıt ve Sakarkaya'da bakkal mevcut. İhtiyaçlar buradaki bakkallardan karşılanabilir. Karahayıt ve Sakarkaya köylerinin kahvelerinde tost türü hızlı geçiştirilebilecek yemek yemek de mümkün.

Parkur Zorluğu: Latmos'un (Beşparmak) güney cephesi Kapıkırı-Milas arasındaki parkurlar nispeten daha yürünebilir. Yerleşimler arası mesafeler fazla olmadığı için dinlenmek veya yürüyüş programını performansa göre planlamak daha kolay.
Yukarıdaki genel yorumun ardından bu parkurun Karahayıt-Sakarkaya arasındaki 820 m.lik Hocatepesi çıkışı haricinde önemli bir zorluğu yok.
Kapıkırı-Gölyaka arası sahilden ve asfalttan yürünüyor. Düz ve kolay bir parkur.
Gölyaka'dan sonra Yediler Manastırı'na yapılacak dik olmayan, sakin bir çıkış yapılıyor. Çıkış zaman zaman sertleşiyor olsa da çok uzun sürmüyor. Zaten doğadan aldığınız keyif ve manzara zorlukları unutturuyor.
Yediler Manastırı sonrası yapılacak kısa süreli ve manzaralı bir çıkış ile Bafa Gölü'ne bakan tepelerden birinin arkasına geçiliyor. Buradan sonra Karahayıt'a kadar patika genellikle düz sayılabilir. Karahayıt'ın bulunduğu tepeye yapılan son bir çıkışın ardından yürüyüşün Kapıkırı-Karahayıt bölümü tamamlanmış oluyor.
Karahayıt sonrası bu parkurun en zorlu bölümü olan Hocatepesi çıkışı yapılıyor. Burada en önemli konu Karahayıt çıkışında mezarlığın karşısında girilecek ve kaçırılmaması gereken patika. Bu kısmı aşağıdaki yazıda detaylıca yazdık.
Çamlığa kadar arı kovanlarına dikkat ederek toprak yoldan yapılacak çıkış zor değil ancak tepeye doğru yaklaştıkça diklik artıyor ve patikayı bulmak da zorlaşıyor. Bu bölümde GPS yardımı almak gerekebiliyor.
Sakarkaya'ya doğru çam ağaçlarının arasından başlayan, hafifçe sağa yöne doğru yapılacak 600-700 metrelik iniş sırasında işaret ve patikaları kaçırmamak gerekiyor. Çam ağaçlarının sonrasından gölete kadar patika çok belirgin ve yolu kaçırıp kaybolmak imkansız.
Kapıkırı-Yediler Manastırı arasındaki bölüm turistik bakından oldukça popüler olduğundan yol işaretler, ve patika konusunda bir problem yaşanmayacaktır. Manastır-Karahayıt için de aynı yorumu yapabiliriz ancak Karahayıt çıkışında ve Hocatepesi yolunun bazı bölümlerinde GPS'e ihtiyaç olacaktır.
Rehber ve GPS yardımı İç Karia'nın patikaları için önemli bir yürüyüş desteğidir yorumunu yenilememiz gerekiyor.

Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.



Yol boyunca çok sayıda su noktasını işaretledik. GPS verilerine ulaşırken Wikiloc'ta nokta kısıtlaması olduğundan hepsini kaydedemedi. Tüm noktaların bulunduğu dosyayı yukarıda linkin bulunduğu  CROSSINGWAYS sitesi üzerinden indirmenizi öneririz veya email yoluyla da talep edebilirsiniz.

HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Üçüncü günün sabahına birbirimizi zorla uyandırmadan, dinlenerek, hatta kahvaltımızı gece konakladığımız pansiyonda sahanda yumurta ziyafeti ile başlıyoruz. Biraz daha geç yürümeye başlayacağız bu sabah. İlk iki gün gerçekten uzun mesafe ve yüksek efor ile yürüdük.

Bu sabah hem Kapıkırı’da sakin bir sonbahar sabahını karşılayıp, hem de lüks bir kahvaltı yapacağız dün akşam yerden 2 basamak yüksek çardağında konakladığımız Pelikan Restoran’da.

Altuğ sabah çadırda keyif yapmayı tercih etmeyip saat 06:00’da uyanıyor ve Bafa Gölü’nü yavaş yavaş aydınlatmaya başlayan güneşi seyrediyor. Mehmet ise 08:30’a kadar uyumayı tercih ediyor. İkimiz de o kadar rahat ve deliksiz uyumuşuz ki sabah uyandığımızda en ufak bir ağrımız veya keyifsizliğimiz yoktu. Sadece burada bir gün fazla kalıp Herakleia’yı gezebilsek çok iyi olurdu.


Sabah güneşi Bafa Gölü'nü aydınlatmaya henüz başlamadı.


Güneşi bekleyen Bafa Gölü


Athena tapınağı binlerce yıllık tarihinde bir günü daha karşılamaya hazırlanıyor.


Bizans Kalesi'nin bulunduğu ada. Bafa'nın en bilinen ve popüler manzarası.


Köye doğru yakından bakınca sadece evler değil birçok kalıntı görülebiliyor.
Bu bölgenin en bilinen yeri Athena Tapınağı.


Güneş batıdaki tepelere vurmaya başladı.


Adım adım sabah oluyor.


Karşıda görünen bölge aslında İstanbul'dan Bodrum'a araç ile gidenlerin bildiği bir yol.
Kuşadası-Söke-Milas karayolu


Herkese günaydın...


Altuğ sabahı buradan karşılıyor.


Bafa Gölü kitapları. Solda bu derece detaylı Türkçesi'ni bile zor bulabileceğiniz harika bir Almanca kaynak. Her turistin elinde.
Sağdaki de Zorbey Aktuyun'un Bafa Gölü  kaya tırmanış kitabı.


Bouldering kitabının içerisinden bir iki örnek.
Kapıkırı kaya tırmanışını ilerletmek isteyenler için ideal bir yer.

Sabah kahvaltımız sahanda yumurta, restoranın kendisinin kurup ikram ettiği 3 farklı kırma yeşil zeytin ve peynir. Daha ne olsun?

Huzur veren dinginliği, sakinliği ve verdiği huzur ile Kapıkırı sabahını –yürüyüşçü değilseniz bile- yaşamak gerekir.

Sabah kahvaltımızı ilginç kaya masalar üzerinde yaparken harita ve notlarımıza bakarak bugünkü yürüyüşümüzü detaylarını planlıyoruz. Bafa Gölü sahilinden yürüdükten sonra Gölyaka üzerinden bölgenin en çok yürünen patikası üzerinden Yediler Manastırı’na çıkacağız. Sonrasında neolitik dönemden kalan çizimleri gördükten sonra Karahayıt Köyü’ne ulaşıp, sonrasında Sakarkaya’da bitirmeyi planlıyoruz. Birbirimizi çok iyi tanıdığımızdan yürüyüşü kaçta bitirebileceğimizi bile kesitirebiliyoruz ki ilk iki gün yürüşümüzde günlerin kısa olması sebebiyle üçüncü gün yürüyüş programımızı performansa göre değil, gün ışığına göre yapmaya karar verdik.

Bu arada Kapıkırı’na çok sık araç yok. Her sabah saat 08:30’da Kapıkırı’ndan Milas yönüne, Milas’tan 11:00’de Kapıkırı’na minibüs kalkıyor. Anlaşılacağı üzere çok sık araç yok. Bilgi olması açısından paylaşmış olalım.


Bakmayın Mehmet'in böyle durduğuna sahanda yumurtaları mideye indirirken çoktan ayılmıştı bile.


Kahvaltı manzaramız.


Pelikan Restoranın göl manzarası.

Kahvaltının ardından fazla oyalanmadan çadırı toparlayıp saat 10:30’da yola koyuluyoruz. Her ne kadar geç yola çıkıyor olsak da günü 20 km.nin üzerinde bir yürüyüş mesafesi ile tamamlıyor olacağız. Üçüncü gün biraz daha sakin bir yürüyüş yapma niyetindeyiz.

Pelikan Restoran çalışanları ile vedalaştıktan sonra dün anlatılması güç bir yorgunlukta ulaştığımız Karia Yolu yol tabelasının dibine gelerek Gölyaka istikametine doğru göl kenarından yürüyoruz. Gölyaka sapağına kadar asfalt yoldan yapılan, tırmanışı olmayan 4 km.lik Otluboğaz Mevkii'nden geçilen sahil yürüyüşü sırasında Bafa Gölü’nün çevre güzelliklerini, tarihini, tekne çekek yerlerini görme imkanı bulunuyor.

Koca bir yazın yoğunluğunu üzerinden atmış, sessizce dinlenen bir Kapıkırı. Yürürken solumuzda şehir surları, sağımızda göl ve kale kalıntısı görülmeye ve yaşanmaya değer. Mehmet yıllar önce buraya konaklamalı geldiğinden çevreyi çok detaylı olmasa da tanıyor. Gölyaka’ya yaklaşık 1 km. kala sahile yanaşmış balıkçıları görüyor ve kısa bir mola vererek sahile inmeye karar veriyoruz. Tüm balıkçılar ağlarını toplayıp kayıklarını sahile demirlemişler. Artık son balıkçılar da kayıklarından inip sahile doğru çıkıyorlar. Etrafımız o kadar sakin ki yaz aylarında buraların kalabalık olabileceğini hayal edebilmek bulunduğumuz anda gerçekten çok güç.


Yola çıkıyoruz.


Gölyaka'ya doğru sahilden yürüyoruz.


Gölyaka'dan sonra sağdaki tepelerin ardına geçerek Yediler Manastırı ve Karahayıt'a ulaşacağız..


Her yerde tarihi bir yapı gözümüze çarpıyor.


Meryem Ana Kalesi arkamızda kalıyor.


Meryen Ana Kalesi'ne bulunduğumuz noktadan biraz daha detaylı bakalım.


Balıkçı tekneleri dinlenmeye çekilmiş.


Yol üzerinde işaretler görülebiliyor.


 En çok aklımızda kalan Bafa Gölü'nün sessizliği ve sakinliği oldu


Gölyazı'ya doğru yaklaşıyoruz.


Sahilin dibinden yürüyoruz. Tırmanış Gölyaka'dan sonra.


Balık tutmaya gelenler araçlarını yol kenarında bırakmışlar.


Burada her yer tarih.


Dün karşıda görünen tepelerin arkasından yürüyerek Kapıkırı'ya indik.


Otluboğaz Mevkii.
Dereye akan su. Rengine bakılırsa temiz mi kirli mi bilemedik.


Otluboğaz Mevkii
Manzaralarımız öylesine güzel ki.
İlerleyen kilometrelerde bizi nasıl manzaraların beklediğinin hayalini kuruyoruz.


Dünyanın en uzun ömürlü ağaçlarından biri zeytin. Bu kaç yaşında kimbilir?


Yol boyunca çok sayıda gördüğümüz arıcılık burada çok yaygın.


Yürüyüşe kısa bir süre ara verip sahile bakacağız


Bafa sahilinden manzara.


Sabah görevlerini tamamlayıp dinlenmeye çekilen balıkçı tekneleri


Bu bölüm aynı zamanda bir çekek yeri.


Kayığını bağlayıp sahile doğru çıkan bir balıkçı


Beşparmak eteklerinde arıcılık.


Gölyaka'ya giriyoruz.
Karşıda görünen camiye doğru çıkacağız.

Saat 11:15’te Gölyaka’ya ulaşıyoruz. Hızımızı alamayıp sahil boyunca devam eden asfalt yoldan yürümeye devam ediyor, dolayısıyla bizi Yediler Manastırı ve Karahayıt’a çıkaran sola doğru giren yol ayrımını kaçıyoruz.

İşaret anlamında yerleşimler daima karışık olduğundan Mehmet GPS’i kontrol ettiğinde işaret yol ayrımından 100 metre kadar saptığımızı söylüyor ve parke döşeli köy içi yollarından yukarıya doğru çıkmaya başlıyoruz.

Dikkatli bakılırsa işaret görülebiliyor. Sürekli biz haklı olacak değiliz ya. Bu bölümde işaretleri kaçırmamız bizim hatamızdan kaynaklı. Ayrımı tarif etmek gerekirse köy içerisine girer girmez köy içerisinde sola doğru (sağ taraf göl zaten) tam bir “U” dönüşü yapılıyor ve cami ve kahveye doğru geniş parke bir yoldan çıkış başlıyor. Bir başka deyişle köye girerken yukarıda görünen caminin önünden geçeceğinizden camiyi kerteriz veya bir ulaşmak için bir nokta olarak alabilirsiniz.

Yaklaşık 100-150 metrelik bir yürüyüş ve çıkıştan sonra Gölyaka köy meydanına ulaşıyoruz. Meydanda caminin yanısıra bakkal ve köy kahvesi de var. Köy kahvesi ve meydan tipik bir yunan kasabası görünümünde. Kahve ahalisi küçük sandalyeleri dışarıya atmışlar gölgede kendi hallerinde oturuyorlar.


Asfalt yürüyüşümüz bitiyor.
Köyün girişinde "U" dönüşü yaparak köy meydanına doğru çıkıyoruz.


Köy meydanına doğru çıkışa başladık. Direk üzerinde Leylek yuvası görülüyor.
Burası aynı zamanda göçmen kuşların da uğradıkları bir bölge.


Köy meydanından sonra köy içerisinden yaptığımız çıkış devam ediyor.

Suyumuz yanımızda ancak bu parkurda da su sıkıntısı çekmeyeceğimizi bildiğimizden meydanda durmadan sadece köylülerle selamlaşıp yürümeye devam ediyoruz. Yükseldikçe dün akşam ulaşmayı çok isteyip bugün ise hızla arkamızda bırakmaya başladığımız Bafa Gölü’ne dünüp dönüp bakıyoruz. Hatta dayanamayıp hatıra fotoğrafı bile çektiriyoruz. Manzarayı seyrederken köyün taş evlerini de incelemeden yola devam etmiyor, hatta hayalimizde olanı bile belirliyoruz. Balkonu tamamen Bafa’ya bakan, kapısının sadece parke yola baktığı geriye kalan tüm cephesinin neredeyse havada asılı kaldığı ufacık bir ev ve balkon. Gölyaka özellikle Altuğ’a eski Rum ve Yunan köyü izlenimi uyandırıyor. Bunun sebebi de köy içerisindeki evlerin günümüz şartlarına uyarlanmamış olması. Yediler Manastırı öncesindeki son yerleşim olan Gölyaka’ya araçla gelerek Yediler Manastırı’na da 3 km.lik bir çıkış yapabilirsiniz.


Gölyaka'dan Bafa Gölü manzarası. Solda da hayal ettiğimiz türden ev.


Bir hatıra fotoğrafı da Altuğ'dan.

Saat 11:30’da Gölyaka’nın tepelerindeki son yerleşimi de arkamızda bırakır bırakmaz karşımıza Karia Yolu tabelası çıkıyor. Yol tabelasını gördükten sonra (mesafeler doğrudur) tırmanış başlıyor. Manastıra kadar olan bölümde kaybolmak ve zaman kaybetmek zor çünkü manastıra giden yol çok sayıda turist tarafından yüründüğünden taş döşeli antik yollar ve işaretler oldukça belirgin.

Hızlı bir özet yapmak gerekirse Kapıkırı’dan Milas’a doğru yürüyecekler için bu bölümden sonra artık sıkça yerleşimlerden geçilen bölümler içeriyor. Anlamı da bu bölgeleri yürüyeceklerin yanlarında fazla miktarda su ve yiyecek taşımalarına gerek olmaması.

Yol tabelasını geçer geçmez de yol bitiyor ve sola doğru tam bir 90 derece dönerek kendimizi yeniden doğaya teslim ediyoruz.


Gölyaka çıkışında arkamızda bıraktığmız bir ev.


Gölyaka çıkışındaki tabela. Rakamlar doğru.


Tabelayı geçiyoruz ve Mehmet'in fotoğrafta bulunduğu noktadan sola saparak patikalara doğru giriyoruz.

Taş döşeli antik yollardan tırmanışımız başlıyor. Bu tırmanış dik değil ve oldukça keyifli. Çoğu zaman kafamızı arkamıza veya sola doğru çevirdiğimizde aşağıda kalan Gölyaka ve Bafa Gölü’nün harika manzarası ile karşılaşıyoruz. İnsanın yürüdükçe yürüyesi gelen bölümlerden. Onlarca yıllık Zeytin ağaçlarının gölgelerinden 1000 yıllık Yediler Manastırı’na doğru adım adım yaklaşıyor olmak heyecan veriyor. Fotoğraflardan görmüş olsak da karşımıza nasıl bir yapının çıkacağını, heybetini kestiremiyoruz doğrusu.

Yükseldikçe gölgelerden çıkıyor, güneşin etkisini göstermeye başladığı patikalarda yürüyoruz. İki gün boyunca yol üzerinde kimseyle karşılaşmadık. Yürüyüşümüzün üçüncü gününde karşımıza ilk turist grubu çıkıyor. Bu turist kafilesi tüm yürüyüş boyunca gördüğümüz ilk ve son grup. 29 Ekim haftası olmasına rağmen yürüyüşçüler yoktu. Denk gelmedik diyelim. Doğasını ve insanını tanıdıkça buraların daha fazla yürüyüşçüye ihtiyacı olduğu bir gerçek.


Yediler'e doğru çok dik olmayan çıkışımız başlıyor.


Gölgeden güneşe doğru ilerliyoruz.


Yol üzerinde işaretleri görebiliyoruz. 


Patikadan çıkışımız devam ediyor.
Bu bölümler ilk güne göre daha kolay.


Tahta kapıdan geçiyoruz.


Zeytinliklerin arasından Yediler Manstırı'na doğru tırmanıyoruz.
Her yer yemyeşil.


Bu bölüm sadece yürüyüşçülerin değil Kapıkırı'ya gelen turistler
tarafından da günübirlik Yediler Manastırı'na çıkış için sıkça kullanılıyor.


Her yer yine yuvarlak kayalardan oluşuyor.
Likya Yolu'ndaki gibi keskin, bacakları kesen türden değil.


Zeytin ağaçlarını zaman zaman durup seyrediyoruz.
Binlerce yıl yaşayabilen bu kadim ağaçlar çok etkileyici...
Kıymetini bilmeli. "Söküp ait olmadığı başka yerlere taşımamalı."


Sürekli çıkış yok.
Zaman zaman düz patikalardan da ilerliyoruz.

Karşımıza eşeklerine zeytin çuvallarını yüklemiş, hasattan gelen köylüler çıkıyor. Daha kendilerine merhaba demeden önden çocukları aşağıya doğru güle oynaya iniyorlar. Arkadan gelen köylü kadınlar selam vererek Gölyaka’ya doğru yollarına devam ediyor. Önceki yazılarda da belirttiğimiz gibi Ege insanı daima pozitif. Sohbet etmeden, hal hatır sormadan sizi bırakmıyor.

Bu arada eşek diyerek geçmeyin çünkü bu yazıyı yazdığımız günlerde Ege gazetelerinden birinde (Ege'de SonSöz) şöyle bir haber gözümüze ilişti:

"Zeytin üreticileri: Eşeklik bize kaldı!
İzmir Köşk'te eşeklerini satarak traktör ya da motosiklet alan çiftçiler, araçların giremediği dağ yollarında eşeklerinin kıymetini zeytin hasatında anladı. Köylerinde eşek kalmadığını söyleyen zeytin üreticisi Faruk Aydınoğlu, "Eşek olmayınca, eşeklik bize düştü. Yükümüzü kendimiz taşıyoruz" dedi."


Araya sıkıştırdığımız bu güncel haberin ardından zeytin ağaçlarının gölgelediği dar ve antik patikalardan çıkışa devam ediyor ve üçüncü günde hızlanan tempomuz ile dinlenme molası vermiş turist kafilesini selam vererek arkamızda bırakıyoruz.


Karahayıt tarafından gelen köylülerle karşılaşıyoruz.
Onlardan önce çocukları Gölyaka'ya doğru koşarak iniyorlar.


Bu da iki numara. Tut tutabilirsen.


Çok da uzun olmayan bir çıkıştan sonra Gölyaka aşağıda kalıyor.
Solda köyün çıkışında yukarıda belirttiğimiz toprak yok görülüyor. 
Sağ üstte göl kenarında görünen yol Kuşadası-Söke-Milas karayolu.


Karahayıt tarafından gelen köylüler.


Eşek bu bölgelerde çok kıymetli. Çünkü köylerin yukarısında kalan, yolu olmayan zeytinliklere ulaşıp hasadı taşıyabiliyor.
Teknoloji bir yere kadar. Bazı değerler ve alışkanlıklar hiç değişemiyor.


Yeni bir kapıyı daha geçiyoruz ve belirgin patikalarda yürüyüşümüze devam ediyoruz. Hareketsiz dikilen eşeğin arkasından geçerken tepecek diye korkmadık değil.


Yalnız bir zeytin ağacı ve Kapıkırı tarafına doğru manzaramız


Yediler Manastırı'na doğru böyle bir arazi yapısı üzerinden ilerliyoruz.


İşaretler yerdeki taşların üzerinde. Patika da yeteri kadar belirgin.


Sağlı sollu zeytin ağaçları selamlıyor bizi.
Çıkış oldukça rahat ve sıkıcı değil.


Taş örülü duvarların dibinden deniz seviyesinden 200 metre yükseklikteki manastıra doğru tırmanıyoruz.


Bu bölüm biraz dik ama taşlar basamak gibi
olduğundan yorulmadan çıkılabiliyor.


Manastıra yaklaştığımız bölümlerde kısa zamanda
hızlı bir şekilde yükseliyoruz.


Yediler'e doğru çıkan turist grubunu yakalıyoruz.


Günübirlik yürüyen turist grubu daha kalabalık ve mola
verdiklerinden karşılıklı selamlaşıyor ve yolumuza devam ediyoruz.
Manastıra varmadan çıkış daha dik hale geliyor.

Deniz seviyesinden yaklaşık 200 metre yükseklikteki Yediler Manastırı’na (Kellibaron) saat 12:10’da, Gölyaka’dan 40 dakikalık bir yürüyüşle (4 km.) ulaşıyoruz. Manastıra doğru açılan kapıya gelmeden Karia Yolu tabelası bizi karşılıyor. Karahayıt’a 3 km. kaldığını da tabeladan öğreniyoruz ki bu da doğru bir mesafe.

Manastır ve çevresini gezdikten sonra yeniden tabelanın bulunduğu noktaya geri dönerek deniz seviyesinden 250 metre yükseklikteki Karahayıt köyüne doğru çıkışımıza devam edeceğiz.


Zeytinliklerin yanında bulunan patikalardan yürüyüşe devam ediyoruz.


Manastıra ulaştık sayılır. Mehmet kısa bir "kalan mesafe" kontrolü yapıyor. 


Biraz daha yolumuz varmış. GPS koordinatörü Mehmet öyle der.
Çabuk öğrendi bu işi. Yürümeye devam...


Kısa bir çıkışımız daha var.


Manastır ileride solda bölümde kalırken, manastırı gezdikten sonra yukarıda görünen kayanın sağından arka cepheye geçerek Karahayıt'a doğru ilerleyeceğiz. 


Manastıra doğru son adımlar.


Yediler Manastırı'nın girişine saat 12:10 itibariyle ulaşıyoruz.


Karahayıt öncesinde manastırı gezeceğiz.


Bizi manastıra götüren patikalara giriyoruz.
Sonra tekrar bu kapıya gelip yolumuza devam edip
yukarıya doğru, Karahayıt'a çıkacağız.

Bu bölgede sıkça gördüğümüz demir parmaklıklı kapıdan girerek manastıra doğru ilerliyoruz. Uzaktan göremediğimiz manastır 200 metrelik bir yürüyüşün ardından karşımızda tüm heybeti ile kendini gösterince ikimiz de ne derece etkilendiğimizi gizleyemiyoruz. 1000 yıldan fazla geçmişi olan bir yapının bu denli ayakta kalabilmiş olması gerçekten şaşırtıcı. Ayakta kalmış derken akıllara dimdik ayakta olması gelmesin zira arap akınları ve sonrasındaki yağma karşısında ciddi tahribat yaşadığı aşikar ama Bafa Gölü’ne hakim bir noktada bu tür bir yapıyı görebilmek gerçekten çok etkileyici. Manastır ve çevresini gezmeye başlıyoruz.

Bir başka adı Kellibaron olan Yediler Manastırı’nın 10. yy.da varlığı biliniyor. Beşparmak Dağı’nın güneybatı eteğindeki etrafı surları ile çevrili manastır iki adet kilise, bir şapel, keşiş yerleri ve sarnıçlardan oluşuyor. Arazinin eğimli olması sebebiyle çevre duvarları boydan boya örme değil. Yer yer kayalarla kesilen duvarlar ve içerisinde bulunan kilise ve şapeller üç farklı yükselti seviyesinde. Manastırı çevreleyen surlar ve kale birbirine merdivenle bağlı. Sığınak Kalesi olarak da adlandırılan üst kale ve kilise zamana karşı çok iyi direnmiş gözüküyor ki savunma kapısı bile hala ayakta. El yazma atölyesi olduğu bilinmesine rağmen –birçok tarihi lokasyonda olduğu gibi- bu denli büyük bir yapı hakkında bilgi olması gerekenden maalesef daha az.


Kapıyı geçtikten sonra beş dakikalık bir yürüyüşle Yediler Manastırı'na ulaşıyoruz.


Manastırın duvarları üzerine inşa edildiği kayaların üzerinde
yüzyıllar boyunca dimdik ayakta kalabilmiş.


Çevrede yabancı turist grupları ile karşılaşıyoruz.
Bu arada manastırın fotoğrafta görünen Sığınak kalesi adı verilen
bölümü yıkılma tehlikesi taşıyor.
Buranın bakıma ve restorasyona çok ihtiyacı var.

Notlarımıza göre burada bir kayanın altında Hz.İsa’nın yaşamının çeşitli dönemlerini (vaftiz, çarmıha gerilme gibi) betimleyen fresklerin bulunduğunu biliyoruz ve aramaya başlıyoruz. Ancak bu tür fresklerin bu şekilde aranamayacağını anladıktan sonra çevredeki turistlere sorduğumuzda yol tarifini alarak freskleri mantar şeklindeki kayanın altında buluyoruz.

Burası manastırın tam arkasında. Freskler açıkhavada bunca yıl nasıl dayanabilmiş anlayabilmek gerçekten zor. Freskleri inceledikten sonra yemyeşil çayırda bir mola veriyoruz.


İşte aradığımız kayayı bulduk.
Her yer kaya olduğundan kolay bulunmuyor.
Tam yeri için GPS kayıtlarımıza bakabilirsiniz. 


Bu yekpare kayanın altında Hz.İsa'nın doğumundan ölümüne kadar çeşitli dönemlerini betimleyen freskler var. 


Hz. İsa'nın vaftizi


Fresklerden bir görünüm.


Bu bölgelerin coğrafi yapısı da yuvarlak kayalardan oluşuyor.


Kayaların üzerine inşaa edimiş manastırın arka cephesi (Sığınak Kalesi)
Yola çıkma zamanı. Keşif turumuz ve dinlenmemiz tamamlandı.
Bakımsızlıktan yıkılmadan mutlaka görmenizi tavsiye ediyoruz.

Bölgeyi ilk kez gezmeye gelmiş turistlere de freskleri bulabilmelerine yardımcı oluyoruz. Gezinti ve yaklaşık 15 dakikalık molamızın ardından saat 13:00’de Karia yol tabelasını gördüğümüz, bir başka deyişle demir parmaklıklı kapıdan giriş yaptığımız yere geri dönüyoruz.

Saat 13:00 itibariyle Karahayıt’a doğru yürümeye başlıyoruz. Çıkış yapacağız ancak bulunduğumuz yere göre çok değil. Manastır’dan Karahayıt buradaki tableya göre 3 km. Yazan rakam doğru. Yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüş demek. Karia Yolu üzerinde tabelada yazan değerler ve GPS tarafından ölçülen değerler arasında ciddi farklar olmadığını da tespit ettik. Malum Likya Yolu’nda yanlıgılara yol açabilecek rakamlar birkaç yerde görmüştük (Hisarçandır-Göynük gibi).


Saat 13:00. Girdiğimiz kapıya geri yürüyoruz. Hedef Karahayıt.


Manastır ve dış duvarları.


Sağda manastırın duvarları. Gölyaka aşağıda kaldı.
Buralarda gerekirse kamp bile atılabilir.

Manastırı arkamızda bıraktıktan sonra neolitik dönemden kalan duvar resimlerini bulup görebilmek ümidiyle yolumuza işaretli patikalardan devam ediyoruz. Bu arada muhteşem Bafa Gölü manzarasını seyretmeden hatta hatıra fotoğrafı çektirmeden yolumuza devam etmiyoruz. Eğer zamanınız varsa ve aceleniz yoksa burada kısa bir mola verip dümdüz kayalar üzerine oturarak yaşadığınız bu anın keyfini çıkartmanızı tavsiye ediyoruz.

Zigzag çizerek yaptığımız kısa tırmanışın ardından Bafa Gölü manzarasını arkamızda bırakıyor, arka yamaca doğru giriyoruz. Manzaralar değişiyor ancak değişmeyen tek şey tüm yol boyunca bize yol arkadaşlığı yapan kadim zeytin ağaçları. Hasat zamanı olduğundan olsa gerek üzerlerindeki yemyeşil zeytinleri de bize nazire yaparcasına gösteriyor olmaları ne güzel...

İnişili çıkışlı, kayalık sayılabilecek patikamız oldukça belirgin ve işaretler görünür yerlerde. Bu bölgelerde kaybolmak ve zaman kaybetmek biraz zor.


İşaretli patikalara geri dönüyoruz ve çıkışımız başlıyor.


Yükseldikçe Bafa Gölü'nü kuşbakışı görmeye başlıyoruz.
Sağda Kapıkırı, solda Gölyaka. Harika bir manzara.


Burada 5 dakikalık bir mola vermek gerekiyordu.


Altuğ halinden pek memnun görünüyor.


Bulunduğumuz konumdan panoromik bir bakış daha.


Bir fotoğraf da burada çekilelim.


Adım adım tepeye çıkıyoruz. Yorulmak aklımıza gelmiyor bile.
Kesinlikle yalan değil. Buraların bizi bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünmemiştik. 

Yukarıda yazdığımız üzere bu bölgede neohistorik dönemden kalan, içerisinde duvar resimlerinin bulunduğu onlarca mağara var. Bunlardan birisi de Karademelik mağarası. Maalesef GPS üzerinde işaretlemeyi atladığımız, sadece yazılı notlarımızla lokasyonunu tariflediğimiz için hemen dibinden geçtiğimiz kayayı (mağarayı) bulamayacağız. Ancak yazıda ve yürüyüş tamamlandıktan sonra nerede olduğunu öğrendiğimiz mağaranın GPS koordinatlarını ve fotoğraflarını alıntılar yaparak burada belirteceğiz. Alıntı yaptıklarımızın isimlerini fotoğraf altlarında belirttik.

Tüm yürüyüşümüzde göremediğimiz için yol boyunca hayıflandığımız bir durumdu bu. Ancak ne olursa olsun yeniden gelip görüp buraya kendi fotoğraflarımızı ekleyeceğiz mutlaka.

Görememiş olsak da dersimize çalışmıştık. Unutmamamız ve okuyanlara bilgi vermek anlamında Beşparmak’ta ilk kaya resminin bulunuşu çok eskiye gitmediğini söyleyelim. 1994 yılında bulunana ilk resim sonrasında, 200’e yakın resmin varlığı bilinmektedir. Latmos 'un ana kutsal alanı Karadere Mağarası'ndaki resimler muhtemelen tanrıların en yücesi Hava tanrısını tariflemektedir. Diğer kaya resimlerinde aile sahneleri bulunmaktadır. Resimlerin ana konusu insan gibi gözükse de insanın toplum içerisindeki yeri betimlenir. Kadın betimlemelerinin fazla oluşu, daha özenle çizilmeleri ve daha da önemlisi şiddet çizimlerinin hiç bulunmaması dikkat çekicidir. Bu eşsiz resimlerin çoğunluğu M.Ö. 6000 - 5000 yıllarına tarihleniyor.

Çizimler 7-8 metre çapındaki bir kayanın altında bulunuyor. Kayanın altına girip tam geriye ve yukarıya doğru bakıldığında görülebiliyorlarmış. Kayaya yaklaştığınızda bulmak da kolaylaşıyormuş çünkü patika zamanla oluşmuş.

Bu bölge bir Avrupa ülkesinde olsa çok ciddi olarak söylüyoruz bölge geniş bir alanı kapsayacak şekilde koruma altına alınır, giriş çıkışlar denetlenirdi. En azından yerel halkın insiyatifine bırakılmazdı. Yerel halk tabii ki iyi ama içlerinden bir kişi veya yürüyüşçülerden biri çıkıp bunlara zarar verse binlerce yıllık geçmişin kaybın sorumlusu kim olur? Artık bu cevabı da biz burada vermeyip yürümeye devam edelim.

Geniş manzaralar eşliğinde yaptığımız yürüyüşümüzün bu bölümünde de yuvarlak kayalar var. Ancak Latmos’un güney cepheleri kuzey cephesi olan Bağarcık-Kapıkırı parkuru kadar zorlu değil. İniş çıkışlar daha makul. Geçişler daha belirgin diyebiliriz.

İşaretleri görebileceğimiz mağaranın bulunduğu yere geldiğimizi düşünüyoruz ve mağarayı resmen tek tek tüm kayaların çevresinde aramaya başlıyoruz. 10-15 dakikalık bir çabanın ardından mağarayı maalesef bulamıyor, yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yürüyüş sonrasında rotaya baktığımızda 20-30 metre yakınından geçmişiz sadece. Resimleri göremediğimiz için gerçekten çok üzüldük.


Tepenin ardına geçtik. Panoromik Bafa gölü manzaraları arkada kaldı.
  
Neolitik dönemden kalan resimlerin bulunduğu yer "sarı" ile işaretli.
Kırmızı "X" olan yukarıdaki fotoğrafın çekildiği konum. 

Yakın plan gösterim.
Keşke bu çizimi biz yürüyüş öncesinde hazırlamış olsaydık.
Elimizdeki notlarla bulabiliriz sandık ama yanıldık. 


Mağara girişi (Kaynak: Ayhan Yörük)


Mağara resimleri (Kaynak: Google)


Mağara resimleri (Kaynak: Ayhan Yörük)

Toprak patikanın ardından kenarında kırmızı-beyaz işareti görebildiğimiz taş döşeli bir duvarı geçerek kayalıkların arasından bir iniş yapıyoruz. Burası aynı zamanda mağaraya en yakın bölge ve yürüdüğümüz yerler belli belirsiz bir antik yol izlenimi veriyor.

Kısa inişin ardından ufak bir sulama göletinin yanından geçiyoruz. Göletin ardından taş döşeli yol biraz daha blirgin hale geliyor. Önceki günlerde de gördüğümüz buralara özgü örme duvarın dibinden yaptığımız 10 dakikalık çıkışın ardından Karahayıt köyünü karşıda görmeye başlıyoruz. Haliyle yerleşime yaklaştıkça yürüdüğümüz patikalar genişliyor, toprak yol haline dönüşmeye başlıyor.

Sağımızda genişçe bir vadi çanağı ve taş duvarla örülmüş zeytinlik bulunuyor ve köye doğru adım adım yaklaşıyoruz.

Yolumuz üzerinde üzerinde işaretin de bulunduğu bir su havuzunun yanından geçiyoruz. Sulama amaçlı yapıldığı belli olan su havuzu dolu ancak köy yakınımızda olduğundan durgun ve yosunlu suyu içmek gibi bir niyetimiz yok. Karia Yolu’nun bu parkurlarında çok sayıda yerleşimden geçildiği ve yol üzerinde su kaynakları ile karşılaştığımız için fazla miktarda su taşımaya gerek yok. Tabii bu su bulunabiliyor derken buraların yazın yürünebileceği anlamına gelmesin çünkü buraların sıcağı da sıcak değil.


Bahçe duvarından aşağıya doğru iniyoruz.
Bu bölüm mağara resimlerinin bulunduğu yere çok yakın.


Belirgin bir patikadan aşağıya doğru iniyoruz.


Buralarda mağara resimlerini göremediğimiz için keyfimiz kaçıyor.


Çok uzun sürmeyen bir iniş. Kaymamak için baton yardımı alıyoruz.
Baton bu tip inişlerde oldukça önemli.


Aşağıda ufak bir sulama amaçlı kullanılan bir gölete ulaşıyoruz.


İniş tamamlandı. Göletin önünden geçiyoruz.


Yeniden taş döşeli yollardan patikalara giriyoruz.


Köy yoluna bağlanacağımız bu kısa bölüm biraz karışık gibi görünse de zaruri GPS yardımına ihtiyaç duymuyoruz.


Taş örülü duvarın dibinden patikalara bağlanıyoruz.


Her yer zeytinlik ve manzaramız da böyle.


Zeytinliklerin kenarından devam eden patika bizi köy yoluna doğru çıkartıyor.
Kapıkırı-Karahayıt arası bugünkü yürüyüşümüzün kolay sayılabilecek kesimleri.


Karahayıt köyü karşıdaki tepede görünmeye başladı.


Çamurlanmamak için bu sulama havuzunun kenarından dikkatle geçiyoruz. Buradan sonra da toprak köy yoluna çıkıyoruz.

Su havuzunu geçmemizin ardından yürüdüğümüz yol neredeyse geniş bir toprak köy yolu haline geliyor. Toprak köy yolundan yukarıda kalan köyün eteklerine doğru yürüyoruz. Karahayıt artık tepemizde. Toprak yoldan devam edip geniş bir “U” yaparak köye doğru çıkacağız derken GPS ve işaretler bizi patikaya sokuyor ve köyün kurulu olduğu tepeye doğru patikadan zigzag çizen bir patikadan dik çıkış yapıyoruz.

Yükseldikçe arkamıza dönüp manzaraya bakıyoruz. Yediler Manastırı boyunca bıraktığımız geniş vadiyi, yürüdüğümüz yolları neredeyse kuşbakışı görebiliyoruz. Hatta ufukta manastır sonrası aştığımız tepenin ardında kalan Bafa Gölü’nü bile görebilecek bir konumdayız.


Köy yoluna çıktık.


Karahayıt'a yaklaşıyoruz. Köy yukarıda solda görülüyor.
Köyün bulunduğu tepenin dibine gelip köye tırmanacağız. Patikayı
kaçırıp bu yoldan devam edilirse köye kadar uzun bir yol yürünür.


Köy yolundan bu patika girişini kaçırmayın. Köyün bulunduğu
tepenin hemen aşağısında kalıyor. Çıkış dik ama çok uzun değil.


Belirgin ve işaretlerin de görülebildiği patikadan çıkıyoruz.


Köye doğru yaklaşıyoruz.


Solumuzdaki duvarda işaretleri görebiliyoruz.


Deniz seviyesinden 250 metre yükseklikteki Karahayıt'a doğru yükseldikçe manzaramız da genişliyor. Yürüdüğümüz patikalar ve
mağara resimlerinin bulunduğu yerler fotoğrafın tam ortasında
görünen yuvarlak kayaların bulunduğu bölgeler.

Patika bizi Karahayıt Köyü’nün ilkokulunun bahçesine çıkarıyor. Saat 14:00. Bugün günlerden Pazartesi ve ders var. İçeriden öğretmenin sesi geliyor. Konu geometri “Üçgeni iç açıları”. Bu arada dersten kaytarmış bir iki ufaklığın ilgisini de çekiyoruz. Sessizce selam verip köy merkezine doğru ilerliyoruz.

1700’lü yılların sonunda Konya üzerinden göçen kumral yörükler tarafından kurulmuş olan Karahayıt Köyü’nde küçük bir bakkal ve kahve mevcut. Zorlu Sakarkaya tırmanışı öncesinde su, yeme içme ihtiyaçları buradan karşılanabilir.


Karahayıt'a çıkar çıkmaz köy okulunun bahçesine çıkıyoruz.
Okuldan kaytaranları yerinde tespit ediyoruz.
Bu arada sınıfta üçgenin iç açıları konusu işleniyor.

Köy içerisine doğru ilerlerken bakkal ve kahveye doğru gitmeye çabalarken solumuzdaki sokakta çeşmeyi gören Mehmet bakkal molasını beklemeden sokağa su içmek için giriyor.

Su için sırtımızdaki mataraları çıkardığımızda yukarıdaki evden bizi çağıran bir sese kulak vermek zorunda kalıyoruz.henüz yüzünü göremediğimiz o ses “Su istiyorsanız gelin önce bir çayımızı için , yemeğimizi yiyin” diyor.

“Ne etsek acaba?” diyen Altuğ ve Mehmet birbirlerine bakıyor. Bu durumlarda karar mekanizması Altuğ’un tarafında işliyor ve “geliyoruz” diyoruz.

Ahmet Karataş’ın bahçesine konuk oluyoruz. Evde yalnız. Eşi köy dışına gitmiş bugün. Zeytin hasadına gitmemişler bugün. Etrafta torunlarının okul kitapları gözümüze çarpıyor. Malum az önce okulun önünden geçtik. Günlerden Pazartesi. Çocuklar okulda.

Elde hazırda ne varsa getiriyor Ahmet Amca. Zeytinyağlı taze fasulye, yoğurt, bal, bazlama. Üzerine bir de zeytin çıkartıyor. Buralarda zeytin ve bal sofranın olmazsa olmazlarından. Duvarda kuruyan bamyalar da gözümüze çarpmıyor değil.

Bilinçaltında “açlık” teması kalmış olsa gerek, yazarken hemen yemek konusuna giriverdik.


Rastlantı eseri karşılaştığımız kumral yörük Ahmet Karataş öğle yemeği için bizi konuk etti. Sofra görüldüğü gibi bal, zeytin, bazlama ve zeytinyağlı taze fasulye (bitmiş halde).

Ahmet Karataş önce bizi tanıdıktan sonra Karahayıt Köyü’nü anlatmaya başlıyor. Buranın köylüleri Konya üzerinden 1700lü yılların başında göçen kumral yörüklermiş. Dedelerden biri Karahayıt’ın yukarısında görünen dağlık kesimlerinde yaşadıktan sonra bir kız kaçırma sebebiyle dağdaki köyü terketmesi isteniyor. O da köyü terkederek buraya yerleşiyor ve 1700’lü yılların sonunda köyün bugün bulunduğu konumda yerleşim başlıyor.

Ahmet Amca’da özellikle vurguladı ki biz de günceyi okuyacaklara vurgulamış olalım. Kız kaçırma sebebi bu devirde kan davası anlamına gelirken eskilerde değil öldürme kan davası kavga bile yokmuş. Böyle bir olaya karışan birinin köyü terk etmesi gerekirmiş. Dedesi de bu akıbete uğramış, tası tarağı toplamış ve bulunduğumuz köyü kuranlar arasına katılmış. Anlaşılan eskilerde böylesi olaylar için kavga dövüş, insan canı almak yokmuş. Daha fazla yoruma gerek yok.

Konuksever ve güleryüzlü Ahmet Amca’nın sayısız (isimlerini dahi karıştırıyor) torunu var. Hatta oturduğumuz sırada eşi köy dışında olduğundan birşeye ihtiyacı olup olmadığını sormaya gelen gelini ile karşılaşıyoruz.

Bu arada Likya Yolu üzerinde gördükleri yüzlerce keçinin ardından buralarda neden sıcağa ve susuzluğa dayanıklı bu canlının buralarda görülmediğini sorduğumuzda keçilerin dedeleri zamanında yetiştirildiğini ancak zeytinliklere ve ekili alanlara çok zarar verdiklerinden artık koyun ve büyükbaş yetiştirildiğini söylüyor. Keçi halen varmış ancak daha yukarılarda veya tek tük bulunuyormuş. Yürüyüş boyunca biz de çok az gördük zaten.

Yaklaşık yarım saatlik sohbetin ardından yola devam etmemiz gerekiyor diyoruz. Gelini ve kendisi ile vedalaşıp suları tanışmamıza vesile olan çeşmede tazeledikten sonra yola koyuluyoruz. Ahmet Amcanın samimiyeti ve arkamızdan bakarak uzun uzun el sallaması bizi çok mutlu ediyor. Ege insanının bu samimi girişkenliğini şehir hayatının yarattığı bireyselcilik ve “bana birşey olmasın yeter” mantığı ile yaşamak zorunda bırakılan insanlar örnek almalı.

Çeşmeden su almak için girdiğimiz sokaktan geri çıkıyor ve aşağıya doğru iniyoruz. Aşağıya iner inmez yolun sonunda bizi sola köy merkezine doğru yönlendiren yeni bir Karia Yolu tabelası karşılıyor. Tabelada yazan 17 km. Kayabükü mesafesini biz GPS ile 19 km. olarak ölçtük. Mesafe kısa olmadığından 2 km.lik sapmayı gözönünde bulundurmanızı öneriyoruz.


Veda zamanı. Ahmet Amca ve gelinine teşekkür ediyoruz.
Konukseverliği ve içtenliğini unutmayacağız. Anlatacağı o kadar çok şey vardı ki ama zamanımız kısıtlı malum.

Karahayıt merkezine doğru götüren yol tabelası.
Bu tabelayı görüp sola sapıyor, bakkal ve kahveye doğru yürüyoruz.

Sola saptıktan sonra 1-2 dakikalık yürüyerek parke yol sağa kıvrılıyor. Bunun ardından bakkal ve kahveyi görüyoruz. Eğer Ahmet Amca’ya misafir olmamış olsaydık kahvede zaman geçirirdik ama akşam Sakarkaya’ya ulaşmak zorunda olduğumuzdan bakkalda sadece ayak üstü soda molası verip yürümeye devam edeceğiz.

Bakkalın önüne gelip sodamızı içerek yola koyuluyoruz. Sodamızı içerken kahve önünde sohbet ederek önümüzdeki yol hakkında bilgi alıyoruz ve Sakarkaya’ya akşam üzeri ulaşabileceğimizi öğreniyoruz. Zaten ulaşırız diyorduk ama bunu yerel insanlardan duymak güvence oluyor bir bakıma.

Saat 14:45 itibariyle bakkaldan yola çıkarak yönümüzü Sakarkaya’ya doğru çeviriyoruz. GPS ve haritaya bakıp kafamızı kaldırdığımızda önümüzde yüksek bir tepe çıkışı (Hocatepesi veya At Nalı Gediği) olduğunu görebiliyoruz. Bulunduğumuz 250 metre yükseklikten kısa sürede Hocatepesi’nin 820 metre seviyelerine çıkıp 530 metre yükseklikteki Sakarkaya’ya ineceğiz. Nispeten kolay ve düzlüklerden oluşan Kapıkırı-Karahayıt parkuru sonrasındaki 9 km.lik Karahayıt-Sakarkaya bölümü biraz daha efor ve sabır gerektiriyor.

Yürümeye başladığımızda karşıda camiyi görüyoruz. Bakkal ve kahveden hemen sonraki yol ayrımında sağa saparak yürümeye devam ediyoruz. Genelde köylerde caminin önünden illa ki geçilir ama bu sefer caminin aşağısındaki köyiçi parke yoldan yürüyüp köy dışına çıkacağız.

Caminin aşağısında kalan yoldan yürüyüp 5 dakika sonra toprak yola ulaşıyor ve köy dışına çıkıyoruz.


Bakkal ve kahveye doğru yürüyoruz.
Aracın bulunduğu sokaktan sağ tarafa doğru yürüyeceğiz.


Sağa doğru devam ediyoruz. Genelde her köyün camisinin
önünden geçilir ama burada aşağıdaki sokaktan devam edeceğiz.


Bakkalda kısa bir mola sonrası caminin alt sokağından geçiyoruz.


Köyden çıkışa doğru ilerliyoruz.

Şimdi burada öyle bir nokta var ki kaçırıldığı takdirde Sakarkaya’ya asfalt yoldan yürümek zorunda kalırsınız ki işaretli yollar Karia yolcularını patikalardan tırmandırıyor. Buraları yürüyeceklerin bu noktayı not etmelerinde fayda var. Yoksa zaman kaybı yaşayıp, dik ama çok güzel bir çıkışı kaçırabilirsiniz.

Çıkışta solumuzda köy mezarlığına ulaşıyoruz. Köy mezarlığını solunuza alıp (zaten toprak köy yolundan yürümeye devam ediyorsunuz) 50-60 metre kadar yürüdükten sonra yol bir süre sonra sola doğru kıvrılmaya başlıyor. Bu arada mezarlığın karşısında yani sağ tarafınızda kalan geniş manzaraya bakarken tek bir evin yanından geçeceksiniz.

Yukarıda yazdığımız üzere sağda evi geçip mezarlık solunuzda kalacak şekilde 50-60 metre yürüyüp yol sola kıvrılmaya başladığınızda mezarlığın karşısında sağ tarafta belli belirsiz, yola paralel, çalıların arasından sizi aşağıya indiren çok dar bir patika var. İşaret yok. Sadece “burası patika olamaz” dediğiniz yer patika aslında diyebiliriz.

Üçüncü günümüzde belirgin patikalar sebebiyle GPS’e çok ihtiyacımız olmamıştı ancak yoldan devam edip işaret de görmeyince GPS’in yardımı ile bu patikayı kaçırdığımızı anlıyoruz. Patikaya saat 15:00’de girip çalıların arasından kısa bir süre zar zor ilerledikten sonra patika bir anda genişleyip taş döşeli bir yol halini alıyor.

Acaba yol burası mıdır diye birbirimize sorarken taş örülü duvarlar üzerinde işaretleri görmeye başlıyoruz. Bu patika yukarıdan farkedilmiyor ve köy yolundan bu patikaya girebilmek çok önemli. Dolayısıyla yukarıdaki notumuzun zaman kaybetmemek adına önemli olduğunu bir kez daha hatırlatalım.


Köy çıkışı. Toprak yol oluyor. Mezarlık ileride solda.
Burayı yürüyecekler notlarımıza bir bakarsa iyi olur.
Çok zor görülebilen, belirsiz patika girişi mezarlığın karşısında sağda.


Her ne kadar patika girişi belirsiz olsa da girer girmez patika genişliyor. Karşımıza çıkan işaretler de "acaba doğru yoldamıyım?" sorumuza cevap oluyor.


Sağlı sollu zeytinliklerin arasından devam eden patikadan ilerleyerek vadi tabanına doğru iniyoruz.

Taş döşeli patikadan vadi tabanına 5 dakikalık bir yürüyüşle iniyoruz. Altından sakin bir şekilde derenin aktığı taş köprü üzerinden geçerek Hocatepesi’ne doğru çıkışımıza başlamış oluyoruz.

Taş döşeli tarihi yollar üzerinde işaretleri de görerek 5 dakika kadar tırmandıktan sonra toprak köy yoluna çıkıyoruz. Bu yol tek araçlık köylülerin yukarıdaki tarlalarına ulaşması amaçlı kullanılan bir yol. Zaten yolun sağı da solu da zeytinliklerle çevrili.

Çok dik olmayan toprak köy yolundan yapacağımız bu çıkış yaklaşık 1.5 km. sürecek ve sonrasında patikalara girerek Sakarkaya Köyü’ne doğru ineceğimiz bele (geçit) doğru tırmanmaya devam edeceğiz.


Taş döşeli yollar burada da karşımıza çıkıyor.


Köprüyü geçiyoruz ve Hocatepe'ye doğru çıkışımız başlıyor.


Köprünün üzerinden manzara. Altından ince bir dere akıyor.
Buraya baktıkça doğanın bizi çepeçevre sardığını hissedebiliyoruz.


Köprü sonrası devam eden taş döşeli yollardan çıkışımız başlıyor. 


Adım adım toprak köy yollarına doğru çıkıyoruz.


Köy yoluna ulaşıyoruz.


Toprak yoldan yürümeye devam ediyoruz. Hocatepesi fotoğrafta tam karşıda görülüyor. Karşı tepenin arkasına geçtikten sonra Sakarkaya'ya doğru ineceğiz. Bu çıkış bugünün en zorlu bölümü denebilir. Ama kesinlikle yürünemez değil.


Zeytinlikler ve arı kovanlarının yanından geçerek yoldan yürümeye devam ediyoruz.

Toprak yoldan yaptığımız yürüyüş sırasında zeytinliklerin yanısıra yüzlerce arı kovanının yanından geçiyoruz. Yürürken olası bir arı saldırısın uğramamak için batonlarımızı bile yere vurmadan sakin ve konuşmadan yürüyoruz. Hiç başımıza gelmedi ama arı saldırısına uğramak gerçekten çok güç bir durum. Arı demişken ama bu bölgenin balı genelde çam balı ve çok lezzetli.

Arılara ebelenmemek için sakin bir şekilde toprak yolda yürürken ileride bize doğru yaklaşan (Karahayıt’a doğru iniyor) bir kadın görüyoruz. Kadın bir anda yere çömeliyor ve kıpırdamadan beklemeye başlıyor. Biz neler olup bittiğinin farkında değiliz tabii.

Kadına doğru yaklaştıkça kadın halen bekliyor ve biz ona yaklaşınca ayağa kalkıyor. Dediğine göre tam bulunduğu yerde arılar saldırmış o da gitmeleri için çömelmiş. Hiçbiri sokmadan kurtarmış kendini. Dediğine göre arı saldırdığında çömelmek gerekiyormuş ve kesinlikle arılar kaçsın diye el hareketleri yapmamak gerekiyormuş. Bu tür el kol, savunma amaçlı kovucu hareketler arıların koloni olarak saldırmasına sebebiyet verirmiş.

Birbirimizi zor duyuyoruz ve selamlaşarak bir an önce kovanların yanından hızlıca uzaklaşmaya çalışıyoruz. Hızlı adımlarla uzaklaşsak da kovanlardan biri bitiyor diğeri başlıyor.


Her yer arı kovanı. İnanılmaz bir uğultu var.
Ters bir hareket yapıp arıların saldırısına maruz kalmamak için sakince ve konuşmadan yürüyoruz.


Beşparmak Dağları'nda yeryüzü şekilleri.
Likyanın sivri ve keskin kayalık coğrafyasının aksine zıt şekiller. 


Mehmet karşı yönden gelen kadının neden bir anda yere çömeldiğini,
arılardan nasıl korunulacağı hakkında ayaküstü bilgiler alıyor


Arı kovanları. Bu bölgenin balı çok lezzetli. Daha yukarıdaki kovanlar genellikle çam balı. Bu görünenler biraz daha karışık (çam&çiçek)


Bu da diğer taraftaki kovanlar. etraftaki uğultu çok ama bu yürüyecekleri korkutmasın.
Karşıdan gelen kadını görmesek umurumuzda olmayacaktı.


Hocatepesi'nin eteklerine doğru yaklaşıyoruz.


Doğanın verdiği huzuru burada tarif etmek gerçekten çok zor.


İşte toprak köy yolunun sonuna geliyoruz.
Tahta kapıdan geçtikten bir süre sonra patikalara girerek çam ormanına doğru çıkacağız.

Neyse ki toprak yoldan yaptığımız 20 dakikalık sağ salim çıkış büyük bir tahta kapıyı aşmamızla son buluyor. Kapı kapalı çünkü burada kapalı olmasındaki amaç bahçelere hayvanların başıboş bir şekilde girip zarar vermemesi, veya hayvanların kaçmaması. Burada bulunan arı kovanları ile ilgilenen köylüler yanlarından geçtiğimizin farkına bile varmıyor. Bu bölgeyi de aştıktan sonra patikalara giriyoruz. Patikanın başladığı bu bölgede tarla içerisinden yürüdüğümüz için işaret göremiyor, kadim dost GPS’e başvuruyoruz. Haliyle GPS’e bakınca yolu bulmamız zor olmuyor.

Yaklaşık 10 dakika kadar patika ve belli belirsiz bir toprak yoldan yürüyüp kayalıklı dar bir patika giriyoruz. Çıkış boyunca sıkça göreceğimiz bir kapıyı daha geçerek (her seferinde kapıyı geri kapatmayı unutmuyoruz) çıkışa devam ediyoruz.

Bu arada arkamıza bakarak yaklaşık 1 saatte ne kadar çok yol aldığımızı daha iyi anlayabiliyoruz. Yükseldikçe Karahayıt aşağıda küçücük kalıyor hatta Bafa Gölü’nü bile görebiliyoruz.

Toprak yolun sonuna kadar GPS’e gerek duymamıştık ancak tahta kapıdan girip toprak yoldan patika bölümüne bağlandıktan sonra bazı bölümlerde GPS yardımı almak durumunda kaldık. Hatta sıkça bakmak durumda olduğumuz yerler olduğundan GPS sürekli elimizin altındaydı desek yalan olmaz.


Toprak yol bitiyor ve patikaya giriyoruz. Buralarda GPS'e bakmaya başlıyoruz.


Zeytinliklerin yanından geçerek çam ormanına doğru tırmanıyoruz.


Zeytinlikler biter bitmez patikalar başlıyor. İşaretleri arka arkaya göremediğimizde GPS'e bakıyoruz.


Yol üzerindeki sayısız kapıdan biri. Öndeki kayada işaret de görülüyor.


Arkamızda bıraktığımız manzara. Karahayıt'ı hemen karşıda görebiliyoruz. Bafa Gölü ise sağ üstte. Yürümek gerçekten çok özel bir eylem. Ayaklarımız bizi yarım günde aşağıdaki gölden buralara getirdi.

Patika yürüyüşümüzün ardından bir demir kapıya daha ulaşıyoruz. Yeni bir kapıyı daha geçerek meyilli bir zeytinliğin ortasından geçerek yeni bir kapıya daha ulaşıyoruz. Bu kapıdan da geçerek terkedilmiş bir yayla evinin bahçesine giriyoruz.

Köyü geçip Hocatepesi’ne kadar toplamda 5 veya 6 kere kapı açıp kapatıyoruz. Doğanın ortasındayız ve kapıları açıp kapatıyoruz. İlginç bir durum. Zeytinlik sahipleri için, bahçeleri gelişi güzel geçip, hayvanlarının peşinde koşmaktansa mantıklı birşey Bu bölümlerde yukarıdaki çamlığa kadar her yer kapı.

Terk edilmiş yayla evinin bahçesinden saat 16:00’da geçiyoruz ve hemen yanındaki yemyeşil çayıra ulaşıyoruz. Bu evin örülü duvarını incelemeden geçmeyin. Sanat eseri adeta...

Deniz seviyesinden 520 metre yükseklikteki yemyeşil çayır boyunca yürüyerek patikayı arıyoruz. Tabii ki yeniden GPS yardımımıza koşuyor ve çayırın yukarısında yeni bir demir kapıdan geçerek izi çam ormanına doğru götürecek yeni bir patikaya giriyoruz. Çayırın bulunduğu konumdan Karahayıt ve Bafa Gölü’nün muhteşem manzarasını kısa bir süreliğine durup doya doya seyrediyoruz.

Her ne kadar yukarıda 5-6 dediysek de sayısını adeta unuttuğumuz kapılardan birinden geçerek (saat 16:15) çam ormanına giriyoruz ve zeytinlikler yerini çam ormanına bırakıyor. Botanikle ilgili olanlar mutlaka daha iyi bileceklerdir zira sıcaklık veya ekolojik bir dengeden olsa gerek 500 metreden sonra bu bölgede hiç zeytin göremedik. Yükseldikçe bitki örtüsü tamamen çam halini aldı.


Hocatepesi sırtlarında bulunan zeytinliklerin içerisinden tırmanmaya devam ediyoruz.


Zeytinliği arkamızda bıraktık. Çıkışa devam ediyoruz.


Manzaramız Karahayıt ve Bafa Gölü'ne kuşbakışı haline geliyor.


Yeni bir kapı. Yeni bir heyecan. Tamamen taş örülü duvarlardan oluşan bahçe duvarı ve evin kendisi. Ev artık kullanılmıyor ama bu haliyle bile çok etkileyici bir mimarisi olduğunu söylemek lazım.


Evin yanındaki düzlük. Hemen ilerideki ağaçlığın arkasından "U" dönüşü yaparak çam ormanına gireceğiz.


Mehmet sağdaki ağaçların arkasında yolu arıyor ama yol daha ileride solda görünen ağaçların arkasında.


Çayırın sonuna geldik ancak geri döneceğiz çünkü patika sağdaki ağaçların arasından devam ediyor. 


Bafa Gölü (sağ üstte) ve Karahayıt'a (ortada) yükseldikçe daha tepeden bakar hale geliyoruz.


Bu kapı bu bölümün son kapısı. Çam ormanına giriyoruz. Deniz seviyesinden yaklaşık 550 metre yükseklikteyiz.

Toprak yol bittiğinde kapılardan geçip girdiğimiz patikalardan bu yana 1 km. yürüyerek kendimizi çam ormanı içerisinde buluyoruz.

Bu bölümde GPS yardımına ihtiyacımız oluyor çünkü işaretleri düzenli göremiyoruz. Hem GPS ile yönümüzü tayin etmeye çalışıyor, hem de çam ağaçları arasından patikayı belirlemeye çalışıyoruz. Ara sıra da işaretleri görüyoruz tabii.

Yaklaşık olarak 1.5 km çam ormanı içerisinden zaman zaman dik hale gelen belli belirsiz bir patikadan çıkıyoruz. Yanımızda GPS olmasının verdiği güvenle keyfimiz kaçmıyor ve kaybolmadan doğada yürümenin tadını çıkartıyoruz.

Patika kısa bir süreliğine belirgin olup GPS’e bakmaya gerek olmadığı zamanlarda yürüyüşü akışına bırakıyoruz ancak bir süre sonra bir anda yol kayboluyor ve yeniden GPS yardımı almak durumunda kalıyoruz. Bu bölümün özeti bu. Saatlerce kaybolma ihtimali düşük ancak Sakarkaya inişi de olduğundan zaman kaybı çok olabilir. Özetle, yürüyüşün çamlık bölümünde patika ve işaretlere dikkat etmenizi tavsiye ediyoruz.


Çam ormanı içerisinden yürüyüşümüz başlıyor. Bu bölümde GPS'in yardımına ihtiyacımız oluyor.


Bu bölümlerde çok net, belirgin bir patika yok.
İşaretler de sık olmadığından zaman kaybı yaşanabilir.


Patikanın en belirgin olduğu bölümler. Çam ormanı içerisinde olduğumuz için manzaramız da kapandı.


Bu bölümler zigzaglı ve GPS olmadan yürünmesi sorun yaratabilir.


İşaretler sık olmayınca yol üzerinde bizler de elimizden geldiğince "baba"lar yapmaya çalıştık. Hatta bizden önce geçenler
tarafından da yapılmış olanları gördük.


Hocatesinin yamaçlarından çıkışa devam ediyoruz.


Bugünün en zor bölümünü yürüyoruz.


Hatta GPS yardımı da alıyoruz sıkça.
Sürekli GPS'e bakmak bile zaman kaybettirebiliyor ve tempo düşürüyor çoğu zaman.


Arkamızda bıraktığımız patikadan bir görünüm.


Yükseldikçe açıklığa doğru yaklaşacağımızı anlamaya başlıyoruz.


Bu da GPS'e bakmayınca, işaretler de olmayınca nafile yol bulma çabamızın bir sonucu. Zaman zaman GPS'e sürekli bakmayalım dedik ama illa ki ihtiyaç duyduk.

Hocatepesi’nin batı sırtından yükseldikçe göl tarafından gelen serin akşam esintisi de 1.5 km çam ormanı yürüyüşümüzün ardından çıktığımız açıklıkta kendini belli etmeye başlıyor.

700 metre seviyelerinde çıktığımız açıklıkta karşımızda taş örülü bir duvar çıkıyor. Duvarın hemen kenarından yukarıya doğru çıkıyoruz ve iki sırtı birbirine bağlayan üst üste basamak gibi konmuş harika bir yoldan geçiyoruz.

Yeniden çam ağaçları arasından belli belirsiz bir antik yoldan yürüyoruz. Adımımızı attığımız yerlerde düzenli şekilde döşenmiş taşlardan oluşan bir yol var gibi.


Açıklığa ulaşıyoruz. Geçide doğru adım adım ilerliyoruz.


Açıklık olunca yürüdüğümüz ve yürüyeceğimiz
rotayı daha rahat kesitirebiliyoruz.


Geniş bir açıklığa ulaştık. karşıdaki duvarın dibinden
yukarı doğru çıkacağız.


Karşısı bir vadi. Bu vadinin karşı yamacına geçeceğiz.
Açıklığa çıkmamızla serin ve sert bir esinti başlıyor.


Duvarın dibinden sola doğru çıkacağız.


Karşı yamaca geçmek için duvarın dibinden yürümeye devam ediyoruz.


Karşımızda görünen çam ağaçlarının arasından geçeceğiz.


Dümdüz kayaların adeta asma bir köprü haline
geldiği bir yoldan karşı yamaca geçiyoruz.


Özellikle eşeklerin düz satıhta yürüyebilmeleri
için düz hale getirilmiş yüzeyler. 


Taş döşeli yollar üzerinden çıkışımızı yapıyoruz. 

Yeniden bir açıklığa çıktıktan sonra, yaklaşık 300 metre kadar yürüyüp, dimdik bir çıkışın ardından saat 17:10’da bugünün en yüksek noktası olan 820 metre yükseklikte Hocatepesi’ne ulaştığımızı çıktığımız toprak orman yolundan ve karşımızda başlayan iniş patikasından anlayabiliyoruz. Bilgi olması bakımından Karahayıt mezarlığından buraya kadar yaklaşık 5.5 km. mesafe var. (Mezarlık vadi tabanı 0.5 km., toprak köy yolu 1.5 km, köy yolu çam ormanı arası 1 km. çam ormanı 1.5 km., çam ormanı zirve çıkışı 1 km.).

Hocatepesi’nin zirve noktasında değiliz. Sadece sırt geçişi yaparak doğu cephesine geçeceğiz. Burada bir mezar olduğundan yerel halk tarafından Hocatepe olarak biliniyor. Diğer bir adı da At nalı gediği.

Orman içerisinde esinti olmadığından çıkış sırasında oldukça terlemiştik ama bulunduğumuz belde öylesine bir esinti var ki donuyoruz adeta. İnişi öncesi mola da vermek istediğimizden çantalardan polarlarımızı çıkartarak batmaya hazırlanan akşamüstü güneşini izliyoruz. Sularımızı yudumlarken konuşmadan, doğayı dinleyerek manzarayı izliyoruz.

Zaman zaman esinti sebebiyle titreyip birbirimizi duymakta zorlansak da bu durum umurumuzda değil çünkü bulunduğumuz sırtın tepesinde Karahayıt ve Bafa Gölü’nün bulunduğu tüm vadiye hakim bir noktadayız. Bu bölümde en azından 5 dakikalık bir mola verip geride bıraktığınız vadiyi mutlaka seyredin.


Çıkışımızın son bölümü. Sağ üstteki tepeye çıkacağız.


İşte son bölüm. Dümdüz ve dimdik geçide doğru çıkıyoruz.


Sakarkaya tarafına yapacağımız geçiş tam fotoğrafın ortasında yukarıda görünen açıklıktan olacak.


Hocatepesi (At nalı gediği) çıkışımız tamamlandı. 5 dakikalık iliklerimize kadar üşüten esintiye rağmen manzarayı seyretme ve akşamüstü güneşinin tadını çıkarma zamanı.


Hocatepe'de hatıra fotoğrafı zamanı.
Altuğ'un 2-3 metre kadar arkasında toprak köy yolu bulunuyor.
Bu fotoğraftan belli olmuyor tabii. 

İfade donduran esintiye sadece 5 dakika dayanabiliyoruz. Bir an önce inişe geçip esintinin azalmasını istiyoruz. 17:15’te toprak yolun karşısına geçip (toprak yoldan yürümüyor sadece karşıdan karşıya geçiyoruz) 2.5 km.lik inişimize başlıyoruz.

Hocatepesi’nin doğu sırtına geçtiğimizde göl tarafından gelen serin esinti bir anda kesiliyor. Çam ağaçları arasından yaptığımız iniş sırasında işaretleri seri olarak göremiyor, zaman zaman GPS’e bakıyoruz. Aşağı doğru indikçe bizi sağa doğru sürükleyen patika belirgin ve kaybolmak gerçekten çok güç. Kaybolarak zoru başarabilirdik. Yol belirgin olsa da zaman zaman Mehmet yürüdüğümüz yönü teyit etmek için GPS’i kontrol ediyor.

Çam ağaçların arasından slalom yaparcasına 600-700 metre yürüdükten sonra solumuzda kalan zeytinliğin taş örülü duvarlarının dibinden inişimizi yapıyoruz. İnerken zaman zaman çalıların arasına girip zorlansak da bu bölümün ilk iki gün boyunca yürüdüğümüz Bağarcık ve Arap Avlusu bölümleri kadar zor olmadığının altını tekrar çizelim.


Toprak yolu geçerek çam ormanı içerisinden
Sakarkaya'ya doğru inişe başlıyoruz.


İşaretleri sık değil ancak patika bizi sağa doğru götürerek indiriyor.
İndikçe güneş de etkisini kaybediyor.


Sağa doğru inişimiz devam ediyor. İndikçe ağaçların üzerinde işaretleri görmeye başlıyoruz.


Çam ormanı içerisinden inişimiz devam ediyor. Patikaya
bağlanmamız yaklaşık 600-700 metre yürüdükten sonra olacak.


Önümüzdeki patikanın belirgin olduğu görülüyor. Fotoğraftan da görüleceği üzere hafif aşağı doğru indikten sonra sola doğru kıvrılıyor.


Çam ormanından sonra bizi zeytinliklere indirecek patikalara giriyoruz.

Sakarkaya’ya doğru indikçe yürümesi kolaylaşan patikayı takip ediyoruz ve aşağıda göleti görmeye başlıyoruz. Sakarkaya vadilerin birleştiği bir noktada kurulmuş bir köy olduğundan burada ve köyün aşağısında birer gölet bulunuyor. Akarsular üzerinde bentler inşa edilerek suyun tutulması sağlanmış ve dere daha sakin akıyor ve su kullanılabiliyor.

Solumuz bir vadi. İndikçe vadi tabanı ve gölete ait bazı detayları gözlemleyebiliyoruz. Örneğin suyun renginin koyu kahverengi olduğunu farkediyoruz. Köyden öğreneceğimiz kadarıyla bu suyun rengi tamamen ağaç gövdelerinden kaynaklı böyleymiş. Rengi harcinde Beşparmak Dağı’nın suyu çok lezzetli. Biz defalarca kana kana içtik hiçbirşey olmadı. Afiyetle içilebilir.


Sakarkaya'yı aşağıda görüyoruz.


Çam ağaçlarından sonra çalıların arasına kısa bir süreliğine giriyoruz.
Bu noktadan sonra patika inişi çok daha rahat olacak.


Patika aynen bu şekilde Sakarkaya'ya kadar iniyor.


Zaman zaman dar hale geliyor ama diken ve kayalık yok.


Zeytinliklerin yanından aşağıya doğru devam eden patikadan iniyoruz.


Patikanın solunda vadi tabanına doğru meyilli zeytinlikler var.


Aşağıda göleti görmeye başlıyoruz.


Patika zeytinliklerin yanından devam ediyor.


İnişimiz çok dik değil hatta zaman zaman düz hale geliyor.


Gölet seviyesine iniyoruz.


Suyun rengi kahverengi ama kirlilikten değil. Sebebi de ağaç kökleri ve gövdelerinin suyu boyaması. Su gerçekten içilebilir ve lezzetli.


Patikalar sona eriyor ve bizi köye indirecek toprak yola iniyoruz.


Solumuzdaki gölet sulama amaçlı kullanılıyor.
Köy burayı DSİ'ye yaptırabilmek için yıllarca uğraşmış.


Gölet manzarası. Çok sakin görünüyor.


Köye doğru emin adımlarla ilerliyoruz.


Köye giden yola doğru bağlanacağız. Yol karşıda gözüküyor.


Bentin önünden geçiyoruz.

2.5 km yürüdükten sonra saat 18:00’de göletin dibine iniyor, toprak köy yolundan Sakarkaya’ya giriyoruz. Yaklaşık 1 km.lik köy içi yürüyüşün ardından saat 18:15’de deniz seviyesinden 530 metre yükseklikteki Sakarkaya Köyü’nün meydanına ulaşıyoruz.

Meydana ulaştığımızda ege insanının misafirperverliği ile karşılanıyoruz. Hemen çantaları çıkartın ve oturup dinlenin. Karşılıklı tanışma faslının ardından serin esen hava ve köy içerisinde olmamız sebebiyle kahvede oturanlara nerede çadır kurabileceğimizi soruyoruz. Çayır veya bir evin düz çatısının bile olabileceğini söylüyoruz.

Herkes bize uygun bir yer göstermek için arasında görüşüyor. Bu arada köyün muhtarı meydandaki muhtarlık ofisinde bizi yatırabileceğini söylüyor. Tabii ki hayır demiyoruz çünkü Sakarkaya konum itibariyle oldukça esintili bir yer. Havanın kararmaya başladığı bu saatlerde kuytu bir yer aramak yerine korunaklı bir yerde gecelemek çok da mantıksız değil.


Göletten gelen su üzerinden geçiyoruz. Bu arada suyun tadına baktık.
Rengi kahverengi olsa da çok lezzetli.


Sakarkaya'ya giriyoruz.


Üçüncü günün sonunda haklı bir sevinç var. Göğsündeki GPS'te pek yakışıyor Mehmet'e. Çadırı nerelere kursak diye bakınmaya
başlıyoruz ama yerleşim yerlerinde çadır kuracak yer bulabilmek zor.
Çadırı genelde köyün dışına kurmak gerekiyor.


Sakarkaya'nın aşağıdaki mahalleleri. Yarın sabah asfalttan
aşağı inip solda gölgede kalan tepeye tırmanacağız.


Köy meydanındaki kahvede dinleniyoruz.


Çayımız da geldi. Sohbet başlıyor.

Muhtar hemen ofisini temizlettiriyor. Yeni büyükşehir kanunun çıkmasının ardından muhtarlıklar büyükşehirler tarafından finanse edildiğinden muhtarlıkların köy içerisindeki etkinlikleri ve yaptırımları oldukça azalmış. Yürüyüş boyunca bunu birkaç kez duyduk. Yani köyde bir yatırım yapılacaksa köylüden imece usulü para toplamak yerine büyükşehire gitmek gerekiyormuş. Bütün köyler bu talepleri için belediyeye gittiğinden hizmetin köylere uğraması gecikiyormuş haliyle. Artık her köy kendi bacağından asılmıyor desek yeridir. Büyükşehir aciliyet sırasını kendi belirliyor. Şehirlerde yaşayan bizler bu gibi küçük yerleşimlerin durumlarından pek haberdar değiliz tabii.

Üçüncü günümüzün sonunda geceleyeceğimiz Sakarkaya muhtarı Hakkı Bey’in ofisinde yere mat ve uyku tulumlarımızı serdikten sonra kısa bir süre dinleniyoruz. Bu arada dışarıda esen sert rüzgardan da kendimizi iyi kurtadık. Şanslıyız. İlk iki gün sıkı bir tempo sonunda bugün biraz daha sakin ve kolay sayılabilecek bir parkurda yürüdük ve çok fazla yorgunluğumuz olmadı.

Dinlendikten sonra köydeki çok sayıdaki kahvelerden birinde tost yiyiyoruz. Ardından ertesi gün yürüyeceğimiz parkurları incelemek üzere kahvede bir köşede oturuyor, dersimize çalışıyoruz. Tabii haritaya bakarken kahvede herkes başımıza toplanıyor. Karia Yolu haritasını masanın ortasına açınca herkes define haritası olarak bize doğru yaklaşsa da konuyu anlatıp ikna edici bir konuşma yapmamız gerekti.


Yarın yapacağımız yürüyüşümüze tüm köy ahalisi ile çalışıyoruz.


Dersimize yerel halkın ilgisi giderek artıyor.


Dikkat edilirse bir süre sonra biz değil onlar çalışmaya başlıyor.


Hararetli tartışmalar var. "Yok o tepe şurası". "Burası o kadar mesafe değil". "Harita yanlış" gibi. Yürüyenler bilir köylülere mesafe ve zaman sorulmaz diye. Bunun doğru olduğunu şu anda bir kez daha teyit ediyoruz.


Bundan sonra başka fotoğraf yok çünkü yan masalar da konuya müdahil oluyor.

Köyde adetten olsa gerek herkes ezan ve akşam yemeğinden sonra saat 19:30-20:00 gibi kahveye gelmiş oluyor. Sohbet ediliyor, kağıt veya okey oynanıyor. Saat 21:00 itibariyle insan kalabalığı o kadar çoktu ki meydanda köyün tüm erkekleri oturuyordu.

Başlangıçta şaşırmıştık ama akşam kalabalığına baktığımızda köy meydanında karşılıklı üç kahvenin olması gayet normalmiş diyoruz birbirimize.

Akşam saat 22:30 gibi muhtarlığa gidip yattığımızda –her ne kadar beton bir binada konaklıyor olsak da- doğaya tahminimizden çok daha kolay adapte olduğumuzun farkına varıyoruz. Ne giydiğimizin, kaç kere giyildiğinin, yarın ne giyileceğinin veya yolun ne kadar zorlu olduğunun hiç önemi yok. Herşey doğaçlama ve canımızın istediği gibi olmalı.


Ertesi sabah çekilmiş fotoğraf. Muhtarlıkta yattık. Çadırımızı bu sefer tente amaçlı değil mat gibi kullandık. 

Yürümek, sevdiğimiz bir etkinliğin sevdiğiniz ve anlaştığınız insan veya insanlarla yapılıyor olmasının da bunda büyük bir etkisi var. Keşke yürüyüşümüz zamana yenik düşmeyip bir hafta yerine 2 hafta sürse. Daha üçüncü günde herşey doğaçlama oluyorsa ikinci haftanın başında ne hale gelirdik kimbilir.

Yürürken ve gece uyku tulumuna girdiğimizde kafalarımız ve beyinlerimiz öyle rahat ki. Ah bir de şu yorgunluk horlamaları olmasa... Neyse ki dürtünce susan türleriz biz.

Share this:

 
Copyright © Karia Yolu - kariayolu.info. Designed by OddThemes | Distributed By Gooyaabi Templates